Gençlik bahar mevsimi gibi eğitim ve öğretim dönemidir.
Olgunluk dönemi yaz mevsimine benzer, gençlikte öğrenilen bilgilerin hayata geçirilmeye çalışıldığı zaman dilimidir. Yaşlılık dönemi ise ilim, kültür ve çalışmanın meyvelerinin alındığı güz dönemidir. Sonrasında ölüm denen kış mevsimi gelir. İşte hayat böyle bir senenin dört mevsimine benzer. Baharda tohum ekmeyen ömrünü boşa geçirmiş sayılır.
Gençlerimizin ilim, marifet ve kültürden çokça istifade etmesi gerekir. Dünya eskisi gibi güçle, kuvvetle, hissiyatla kazanılmıyor ve yönetilmiyor. “Bilgi Çağında” yaşıyoruz. Ülke topraklarının genişliği, nüfusun yoğunluğu ve çokluğu veya devletin büyüklüğü değil, bilgi, ilim, akıl, fikir, icat ve keşiflerin yarıştığı bir zamandayız. İnsanlık kâinatın sırlarını araştırarak, havayı, suyu, toprağı, madenleri ve varlıkları inceleyerek, atomlardan ve güneş ışınlarından istifade ederek insanlık için en küçük şeylerden en etkin ve en faydalı şeyleri bulduğu ve bunu insanlığın hizmetine sunduğu ölçüde başarılı olmaktadır. Günümüzde ilimden, fenden ve sanattan payı olmayanların ilim ve fenden pay sahibi olanlara hizmet ettiği bir dünyaya sahibiz.
Geçmişte insanlık yeme, içme, barınma ve giyinme gibi basit ihtiyaçları karşıladığı, ilim, kültür, ahlâk ve medeniyet nedir bilmediği cahiliye döneminde Peygamberimiz (asm) insanlığa vahyin eseri, ilmin kaynağı olan Kur’ân-ı Azimüşşanı getirdi. Okuyan, yazan ve öğrendiklerini yaşayan bilgili, ahlâklı ve medenî bir toplum inşa etti. Kıyamete kadar insanlığa örnek ve rehber olacak “Sahabe” adı verilen ahlâk, fazilet, ilim, adalet sahibi bir toplum meydana getirdi. Onların tesis ettiği ilim, hikmet ve medeniyet kısa zamanda üç kıtaya hâkim ve hükümran oldu.
Peygamberimiz (asm) insanları ilme, okumaya, yazmaya teşvik etti. “İlim Çin’de de olsa gidin alın” (Beyhakî, Şuabu’l-İman, 2:253.) ferman etti, teknik ve teknolojiyi nerede olursa olsun almalarını tavsiye etti. Çin’den din ilmi alacak değillerdi, elbette teknik ve teknolojik bilgileri almayı emretti. “İlim ve hikmet Müslümanın kaybolmuş malıdır, nerede bulunursa alınmalıdır” (Tirmizi, İlim, 19; İbn Mâce, Zühd, 17.) buyurdu. Bu emrin gereğini ifa etmek için Müslümanlar İran ve Hindistan’ın ilimlerini, Mısır ve Yunan’ın felsefesini hikmet olduğu için aldılar ve müslümanlaştırarak dünya çapında büyük ilim adamları yetiştirdiler. Edebiyat, Tıp, Fizik, Kimya, Matematik, Astronomi, Ahlâk, Felsefe, Sosyoloji, Hukuk, Din, Tarih ve Coğrafya alanlarında pek çok dahi hukemâ ve ulema yetiştirerek Abbasî, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerini oluşturdular. Bütün bunları savaşlarla değil, medreseler, mektepler “Daru’l-Hikme” “Ezher ve Nizamiye” gibi büyük üniversitelerle yaptılar. Ama ne var ki okullarımızda tarih denilince yalnız savaşlar anlatılmakta, ecdadımızın savaşçı bir toplum olduğu yanlışı öğretilmektedir. Okutulması gereken “İlim ve Medeniyet Tarihi” olmalıdır.
Kur’ân-ı Kerim “Oku!” emri ile nazil olmaya başlamıştır. Zira ilim, kültür, medeniyet, fen ilimleri ile insanın ve insanlığın terakkisi ancak okumakladır. Bediüzzaman bu sebeple “Elbette nev-i beşer, ahir vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir” buyurur. (Sözler, s.357.) Öyle ise gençlere yapılacak en iyi tavsiye Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Okumak, yine okumak, yine okumak!” (ESDE, s.25.) olmalıdır.