II. Meşrûtiyetin ikinci senesine tekabül eden 1910 yılı, İstanbul ve Balkanlar için adeta bir yangın ve yıkım devresinin başlangıcı olarak tarihe geçti.
Bir sene müddetle peşpeşe yaşanan yangınlara, yıkımlara ve sarsıntılara kronolojik seyir içinde kısaca değinmeye çalışalım.
19 Ocak 1910: Çırağan Yangını
Meclis–i Millî binası olarak kullanılan Çırağan Sarayı yanarak kullanılamaz bir hale geldi.
İttihatçıların fikir babalarından olan Ahmet Rıza Bey, 1908 seçimlerinde İstanbul mebusu seçildi ve kısa bir süre sonra Meclis Reisliğine getirildi.
O da tuttu, inisiyatif kullanarak Ayasofya bitişiğindeki eski Dârülfünûn binasında bulunan Meclis–i Mebûsân ile Meclis–i Ayan'ın Çırağan Sarayına taşındı.
İkinci meclisin ortak ismi, Meclis–i Millî olarak kabul edildi.
İşte, devlet ve hükümetin can damarı mahiyetinde olan bu muhteşem saray, üst kattaki kalorifer bacasının tutuşmasıyla (resmî rapor böyle) beş saat içinde yanarak kül oldu.
Bugün beş yıldızlı otel (Çırağan Sarayı Oteli) olarak kullanılan bu muazzam tarihî bina, ancak seksen yıl sonra restore edilebildi.
1 Nisan 1910: Arnavutluk İsyanı
Arnavutluk'ta çok kan dökülmesine sebebiyet veren büyük bir isyan çıktı. Bu isyan dalgası, Sultan Reşad'ın "Rumeli Seyahati"ne rağmen durmadı; aksine Balkanlar'da yayılmaya devam etti.
Bu isyanın iç ve dış sebepleri vardır. Başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa devletlerinin milliyetçilik damarını tahrik eden propagandalarının yanı sıra, Rusya'nın da Balkanlar'da menfaatini öncelleyen yeni bir düzenlemeye gitme politikalarının etkisi büyük olmuştur.
İttihatçı hükümetinin hatası ise, bölgeye tecrübesiz ve kifayetsiz valileri ataması olarak görülebilir.
Bu valiler, keyfi uygulamalara gitmiş, yerli halka yönelik haksız, adaletsiz ve dayatmacı icraatlarda bulunmuşlardır.
Menfî sûretteki iç ve dış sebeplerin birleşmesi neticesi, özellikle Hıristiyan Arnavutların ayaklanması kaçınılmaz oldu.
Ayaklanma, Mahmut Şevket Paşanın inisiyatifiyle yatışır gibi oldu. Ancak, bir–iki yıl sonra yeniden alevlenen milliyetçilik dalgası, Balkanları yangın yerine döndürdü.
9 Mayıs 1910: Girit'te emrivâki adımlar
Girit'teki Rumlar, 1800'lü yılların sonlarına doğru Yunanistan'ın açık desteğiyle Müslümanlar'a üstünlük sağlamayı başarmışlardı. Ancak, adada yine de Osmanlı'nın hukukî varlığı devam ediyordu.
İttihatçı geleneğin devlete hakim olmasıyla birlikte, Balkanlar gibi Ege'deki Osmanlı hakimiyeti de zayıflamaya yüz tuttu.
İşte, Osmanlı hükümetinin en zayıf olduğu bir zamanda, Yunan Krallığı harekete geçti.
Yunan Meclis Başkanı Venizelos, Girit'teki karma (Türk–Rum) Meclis'ine Yunan Kralına bağlılık yemini ettirdi. Bâbıâli hükümeti, durumu protesto etmenin ötesinde ciddî bir varlık gösteremedi.
10 Haziran 1910: A. Samim Bey katledildi
Sadâ–ı Millet gazetesinin başyazarı Ahmet Samim Bey, faili meçhûl bir cinayete kurban gitti. Bu cinayetin, muhaliflerini susturmayı marifet bilen komitacı İttihatçıların tetikçileri tarafından işlendiği kuvvetle muhtemeldir. Tıpkı, bir sene evvel Serbestî gazetesinin sahibi ve başyazarı Hasan Fehmi Bey cinayetinde olduğu gibi.
3 Temmuz 1910: Kiliseler Kànunu çıktı
İttihatçı Hükümet, Osmanlı aleyhine dönüşen "Balkan İttifakı"na ve bir adım sonra da "Balkan Harbi"ne sebebiyet verecek olan "Kiliseler Birliği Kànunu"nu Meclis–i Mebûsan'a kabul ettirdi.
Daha evvel, özellikle Yunan ve Bulgar unsurlarının mezhebî yönden bir Kiliseler ihtilâfı vardı.
Bu ihtilâf sebebiyle, bir türlü ittifak ve imtizaç edemiyorlardı.
Sultan II. Abdülhamid, aralarındaki bu ihtilâfı gidermeyi hiç düşünmedi. Öylece kalmasından yana bir politika izledi.
İttihatçılar ise, sanki halledilmeyen başka bir mesele kalmamış gibi, Balkan milletleri arasındaki bu ihtilâfa son verecek bir kànunu Meclis'ten geçirtti ve yürürlüğe soktu.
İç kargaşayı bitiren ve "İhtilâflı kilise, mektep ve mukaddes yerlerde hangi unsurun nüfusu çok ise, o kilise ona ait olacak" hükmünü getiren "Kiliseler Birliği Kànunu"nun tatbik sahasına konulmasıyla birlikte, Sırp, Bulgar, Yunan, Makedon gibi Balkan toplulukları arasında bir yakınlaşma, bir ittifak havası meydana geldi.
Bu da, hemen hepsinin Osmanlı aleyhinde ittifakını netice verdi.
Birinci ve İkinci Balkan Harbinin en mühim sebeplerinden biri de, işte bu Kiliseler İttifakı olmuştur.
4/5 Ocak 1911: Dehşetli Bâbıali yangını
Sabaha karşı çıkan yangında, bilhassa Şurâ–yı Devlet, Sadâret Kalemi ile Dahiliye Nezaretine ait bölümler büyük hasar gördü.
Yangın vak'ası, bugün İstanbul Vilayet Merkezi olarak hizmet gören ve o günlerde Osmanlı Devletinin Hükümet Merkezi olarak kullanılan "Babıâli"de yaşandı.
Bu dehşetli yangının iki–üç gün kadar devam ettiği rivâyet ediliyor.
Yangın neticesinde, Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı dışındaki bütün daireler (Şurâ, Dahiliye, Mektubçu, Teşrifatçı, Beylikçi, Sadâret Kalemi, Vak'anüvis...) tamamen yandı.
Bu kaçıncı yangın?
Bu, yedinci Babıâli yangınıydı. Daha evvelki yangınlar, 1740, 1755, 1808, 1826, 1839 ve 1878 senelerinde yaşanmıştı.
Aynı yerde bu kadar yangın vak'asının yaşanmış olması, hiç şüphesiz sabotaj ihtimalini kuvvetlendiriyor.
Zira, burası 1700'lü yılların başlarından itibaren Osmanlı Devletinin idare merkezi olmuş, devletin ehemmiyetli bütün evrakı burada muhafazaya çalışılmıştır.
Gariptir ki, Sultan II. Abdülhamid'in devleti Yıldız Sarayından idare ettiği ve mühim evrakları burada muhafazaya çalıştığı dönemde, yani 33 yıl müddetle Babıâli'de herhangi bir yangın vak'asına rastlanmıyor.
Yine gariptir ki, bunca Babıâli yangınlarına rağmen, devletin resmî evrakları ciddî ölçüde herhangi bir zarar görmedi. Zira önemli evrakların hemen tamamı, binanın alt katında inşa edilmiş olan "hususî mahzenler"de muhafaza ediliyordu.
Lâzım olan vesikalar, mesai saatlerinde ilgili dairelere getirtiliyor, işi bittiğinde ise derhal yerlerine götürülüyordu. Kısmen de olsa yanıp giden evraklar ise, kasten veya ihmal ile yerlerine götürülmeyip, ilgili dairelerde bırakılanlar olmuştur.
Bu da gösteriyor ki, Osmanlı'nın ciddî şekilde işleyen bir arşiv sistemi, bir evrak/vesika teşkilâtı varmış: Bina yanıp kül olsa, yine de "evrak–ı mühimme"nin zarar görmeyeceği bir teşkilât, bir mekanizma...