Yüzde yüz katiyetinde yerli, millî, dinî, insanî ve cihanşümûl bir davayı temsil eden Risale-i Nur hareketi, bundan yüz yıl önce Barla’da başladı.
Sahabeden sonraki 1400 yıllık İslâm ve dünya tarihinde ikinci bir örneğine rastlayamadığımız bu hareketin kendine hâs bazı özellikleri var.
Meselâ: Geride bıraktığımız yüz sene içinde bir tek sâbıkasının, vukûâtının olmayışı.
Kezâ, milyonlarca mensuplarının başlarının dik, alınlarının temiz, ellerinin lekesiz olması. Menfî harekete tenezzül etmemeleri; müsbet hareketten hiç şaşmamaları. Her türlü ezâya-cefâya mâruz kalmalarına rağmen, rövanşist-intikamcı davranmamaları. İnandıkları hakikatleri evvelâ nefislerinde yaşamaları. İman-Kur'ân davasını esas almaları. İhlâs ve gayretle çalışmaları. Allah’ın rızâsını kazanmayı en büyük gaye edinmeleri. Farz olan vazifelerden zerrece tâviz vermemeleri. Resûlullah’ın sünnetini ihya için hayatlarını fedâ etmeleri. Namazları tâdil-i erkân ile kılmaları ve namazın sonundaki tesbihatı ihmâl etmemeleri. Anarşi ve teröre bulaşmamaları. Vatan ve millet zararına olan hareketlerin içinde yer almamaları. İslâma muarız olan rejim ve müstebid yöneticilere boyun eğmemekle beraber, hükûmetlerle mübarezeye, çatışmaya ve kavgaya girişmemeleri. İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerden ızdırap duymaları ve bunun acısını ruhlarında, vicdanlarında hissetmeleri. İttihad-ı İslâm mefkûresini farz-ı ayn derecesinde görmeleri…
Bunlar gibi daha onlarca özelliği sayıp sıralamak mümkün. Bu hususiyetler hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyenler için Kur'ân Şakirtlerinin Hizmet Rehberi isimi kitabı tavsiye ederiz.
«
Hadiseye hangi açıdan bakarsak bakalım, Bediüzzaman Said Nursî’nin 1926 yılı başlarında Van’dan alınarak Batı Anadolu’ya sürgün olarak gönderildiği anlaşılıyor.
Sürgün sebebi ise, herhangi bir suça, sabıkaya, vukuata dayanmıyor. Dolayısıyla, bu sürgün kararının tamamen evhama ve ihtimal kuruntusuna dayalı olduğu açıktır.
Şeyh Said Hadisesi, Şubat 1925’te başladı ve aynı senenin ortalarında son buldu. O esnada Van’da bulunan Said Nursî’nin de benzer bir hadiseye sebebiyet verebileceği vehmine kapılan Kemalist hükûmet, bir yıl sonra memleketinden alınarak Burdur’a nefyedilmesine karar verdi.
Sürgün güzergâhı kısaca şöyle gerçekleşti: Van’dan Trabzon’a, oradan deniz yoluyla İstanbul’a, birkaç hafta İstanbul’da bekletildikten sonra yine deniz yoluyla İzmir’e, oradan da Burdur’a sevk edildi. Üstad Bediüzzaman, burada “Nur’un İlk Kapısı” isimli eseri telif etti.
Burdur’da yedi ay, ardından İsparta’da da iki ay kadar tutulduktan sonra 1 Mart 1927’de Barla’ya nakledilerek, burada yaklaşık sekiz sene mecburî ikamete tabi tutuldu.
«
Bediüzzaman Hazretlerinin hayatını, yeni bir tarzda “talebe yetiştirme, dost ve kardeş edinme” yönü itibariyle iki ana bölüme ayırmak yanlış olmaz: Barla’dan önce ve Barla’dan sonra…
Barla’dan önceki hayatında, Said Nursî’nin talebeleri münferit ve dağınık vaziyette idiler. Yani, derli-toplu ve birbiriyle sıkı irtibat (müfritâne irtibat) halinde değillerdi.
Eski talebelerinin çoğu Kafkas Cephesinde şehit olmuşlardı; sürgün öncesi etrafında bulunan talebelerinin de “Risale-i Nur Talebesi” diye bir unvanları yoktu. Her talebesi için bir iftihar vesilesi olan bu unvan, işte yüz sene önce çok ağır şartlar altında gerçekleşen “Barla Hayatı” devresiyle birlikte başladı.
Eski ile yeni talebeler arasındaki mühim bir fark da şuydu: Said’in eski talebeleri dava uğrunda canlarını feda ederlerken, yeni talebeleri ise, canlarının yanı sıra hayatlarını da feda ediyorlardı.
Düşman-ı gaddar olan nefs-i emmâre ile yapılan cihad-ı ekber, esasen “hayatını feda etmek” mana ve mahiyetinde olup, “canını feda etmek”ten daha ileri derecede bir makbuliyete medardır.
(Devamı var)