"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

‘Tehcir’deki doğrular-yanlışlar (4)

M. Latif SALİHOĞLU
25 Nisan 2015, Cumartesi
Referans, hakem, adres...

Tamamı olmasa da, Ermenilerin çoğu Osmanlı’nın kendilerine “soykırım” uyguladığını iddia eder.

Bir yandan da, bu iddiasını bütün dünya ülkelerine kabul ettirmeye vargücüyle çalışır. Halen de çalışıyorlar.

Doğrusu, bu meyanda epeyce de bir mesafe almış durumdalar.

Türkiye ise, geçen yüz yıllık süre içinde daha çok savunmada kalmış. Dahası, savunmasını ve meselenin iç yüzünü dünyaya anlatmada son derece pasif ve çekingen davranmış.

Ne var ki, bu çekingen davranıştan dolayı, Ermeni meselesiyle ilgili bütün gelişmeler Türkiye’nin aleyhine döndü. Buna rağmen, yine de ümitsiz olmamalı, karamsar davranmamalı.

Zira, meselenin bir hal çaresi mutlaka vardır ve tatbiki mümkündür.

Bu noktada en güvenilir kaynak olarak Said Nursî ve Nur Risâlelerini görmekteyiz. Esasen, hayatı boyunca ve bütün telifatıyla bu vatan ve milletin hayrına çalışan Üstad Bediüzzaman’ın fikirlerine ve konuya bakış tarzına Ermenilerden de hayranlık duyan ve takdirle karşılayanlar vardır.

Dolayısıyla, bizim açımızdan “Kürt meselesi”nde olduğu gibi, “Ermeni meselesinin” halli noktasında da en önemli referans budur.

Ancak, şunu da biliyoruz ki, bu konuyla bağlantılı olarak Said Nursî’nin millî ve insanî davranışlarıyla ilgili devletin gizli arşivlerinde önemli bazı bilgi ve belgeler var. 

Bunlar, sansür edilmeden ortaya çıkarılsa, hem “soykırım” iddiası çürütülmüş olacak, hem de zamanla düğüm üstüne düğüm bağlamış olan bu müzmin meselede bir uzlaşmaya varılması ümidi zuhur edecek.

Bizdeki en büyük sıkıntının sebebi şudur: Resmî ideolojinin bekçileri tarafından, Said Nursî’ye haklılık ve itibar kazandıracak hiçbir bilgi ve belgenin ortaya çıkarılması istenmiyor.

Hakikatli bakış açısı

Said Nursî'nin Ermenilerle ilgili olarak kitap hacminde, fevkalâde düşündürücü, isabetli, hakikatli yazıları, sözleri var. Burada bunların bir kısmını aşağıdaki şekilde özetlemek mümkün:

Said Nursî, tâ başından beri Ermenileri bir arada geçinmemiz gereken "komşu" bir millet olarak görmüş ve Müslümanlardan da o şekilde kabul etmelerini istemiş. Münâzarât isimli eserinde onlardan söz ederken "Komşuluk, dostluğun komşusudur" demiş ve onları uzaklaştırmak değil, bilâkis onların fen ve san'at yönlerinden istifade edilmesi gerektiğini tavsiye etmiştir.

Bediüzzaman, ayrıca Ermenilerin medenî dünya ile irtibata geçerek onlardan topladıkları medeniyet tohumlarını bu vatanda ekmek istediklerini, kendilerini huzur ve güven içinde hissettikleri takdirde, bu hizmeti hakkıyla yapacaklarını da eserlerinde ayrıca dile getiriyor.

 * * *

Bediüzzaman, yine Münâzarât’ta Ermenilerin devlette vazife almalarında, resmî hizmette bulunmalarında, hatta vali ve kaymakam olmalarında İslâmiyet itibariyle de bir beis görmediğini açık bir dille ifade ediyor.

* * *

Keza, Ermenileri "zımmî" olarak tanımlanan diğer gayr-i müslimlerden ayrı tutulması gerektiğini ifade eden Bediüzzaman, onlara "zımmî-i muâhid", yani "sözleşmeli zımmî" muamelesinin yapılmasının daha doğru olacağını dile getiriyor. Zira onlar, Anadolu'da hem nüfusları milyonları bulan bizden de eski ve yerleşik bir kavim, hem de dâvâsını uluslar arası seviyeye taşımayı başarmış komşu bir millettir. Bu noktada biz geri kaldık, onları tam zimmetimize alamadık. Bu sebeple, ayrı bir sözleşme cihetine gidilmesi gerekiyor.

* * *

Birinci Dünya Harbinde gönüllü alay kumandanlığı yapan Said Nursî, tarafların birbirini acımasızca katlettiği bir atmosferde bile, Ermenilerin mâsum kesimine dokunmamış, imkânlar dahilinde dokundurtmamış ve bilhassa savunmasız kadın ve çocuklarını koruma altında tutarak Rusya'nın himayesindeki ailelerine götürüp teslim ettirmiştir. (Tek bu vak’anın belgeleri bile, soykırım iddiasını suya düşürtmeye yeter.)

* * *

Bütün bunlar gösteriyor ki, Bediüzzaman Said Nursî, Taşnak ve Hınçak gibi silâhlı örgüt mensubu dışında kalan mâsum Ermenilerin "tehcir" edilmesi, yani yerlerinden-yurtlarından alınarak başka diyârlara göç ettirilmesi taraftarı değildir. Zira bu zâtın bütün yazıp söylediklerinden, Ermenilerin mutlak surette "komşu" olarak kalmaları ve öyle de kabul edilmeleri gerektiği neticesi çıkıyor. Bediüzzaman, bu husustaki gerekçesini ise, başta kaderin tecellisi olmak üzere, İslâm dininin ölçülerine, insanlık tarihinin akış seyrine ve bütün bunlardan alınması gereken nice hikmetli derslerin mevcudiyetine dayandırıyor.

“Soykırım” asla kabul edilemez

Son olarak, aşağıdaki 2-3 hususu da zikretmekte fayda görüyoruz.

BİR: 1915'te Ermenilerin sivil mâsum kesimi ile câni gruplarının birbirinden tefrik edilememiş olması, vicdanî ve insanî yönden bir zaaf eseridir. 

a) Ermeni cânilerini Taşnak-Hınçak gibi örgütler ve bilhassa Antranik Paşa gibi ecnebi maşaları sevk ve idare etmişlerdir. Binlerce mâsum Müslümanın katledilmesinin birinci derecede müsebbibi olmuşlardır.

b) Osmanlı’nın ve Müslümanların günaha girmesinde ise, başrolü Masonların ilk “Maşrık-ı Âzam”ı Dahiliye Nâzırı (bilâhare Sadrâzam) Talat Paşa ve ekibi oynamıştır. Hareket Ordusunu siyaseten destekleyen, Sultan Abdülhamid’i tahttan indirten, Selânik Komitesinin devlet kademesinde söz ve yetki sahibi olmasını temin eden de odur.

“Hatalar, günahlar başa verilir” kaidesince, bizdeki en büyük suçlu bu ve benzeri İttihatçılardır. Biz onların günahını yüklenmek zorunda değiliz. 

İKİ: Bir zaaftan kaynaklanan Tehcir Kànunu, aynı zamanda Türkçülük-Turancılık illetiyle mâlul olan basiretsiz İttihatçıların "siyasî hata" kefesinde yer alıyor. (Hayret edilecek bir nokta: İttihatçıları yerden yere vuran bazı kimseler bile, iş Ermeni tehciri konusuna geldiğinde, hemen kıvırma ve o zamanki hükümet uygulamalarını savunma cihetine gidiyor. Doğrusu, burada çok fenâ bir paradoks hali dikkatimizi çekiyor.)

ÜÇ: Tehcir Kànunu, bir siyasî hata eseri olmakla beraber, burada ne katliâm, ne de soykırım gibi bir fecaat hedeflenmiş değil. Bu karar, eğer hakikaten soykırımı hedeflemiş olsaydı, Müslümanlar, ele geçirdikleri bütün Ermenileri öldürme cihetine gidebilirlerdi. Oysa, böyle bir durum söz konusu dahi değil. Müslüman halk, Tehcir zamanında pekçok mâsum Ermeniyi gizli de olsa korumuştur. Türkiye'de yaşayan binlerce Ermeni vatandaş, bu gerçeğin şahididir. Buna rağmen, yine de soykırım iddiasında bulunanlar vardır ki, bunlar hepimizin babasını, dedesini zan ve töhmet altında bırakmaya, dahası onları azılı katil olmakla suçlamaya çalışıyor. İşin bu tarafı, asla ve kat'a kabul edilemez.

Umarız, dünya parlamentoları burada tadat ettiğimiz bâriz gerçeklerin farkına varır ve nihaî değerlendirmeyi de ona göre yapma cihetine giderler.

Okunma Sayısı: 2449
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • said

    7.5.2015 11:50:53

    kıymetli ağabeyim bu insaflı yazınız için teşekkür ederim. yalnız Allah baştakilerin başına akıl, kalplerine iman, vicdan versin o zaman işler çözülür inşallah. fakat herkes insaflı olamıyor, tarafgirlik damarı inat damarı, haset damarı ağır basıyor

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı