Öncelikle, meşveret ve şûrânın mana ve ehemmiyetine dair mukadder bir-iki suale cevap teşkil edecek birkaç ifadeyi takdim ederek başlayalım.
Birinci suâl: Şûrâ nedir, tarifi nasıldır?
Cevap: Ehil ve liyâkatli kimselerin, bir veya birden çok meselenin etraflıca konuşulması, farklı açılardan müzakere edilmesi maksadıyla toplanmalarına “şûrâ” denir.
İkinci suâl: Şûrâ neyi gerektiriyor?
Şûrâ gerçeği, hürriyet hakikatini, meşrutî işleyişi ve içtimaî meselelerin bir “meclis-i âliye” marifetiyle görüşülüp konuşulduktan sonra alınan kararların lâyıkı veçhile tatbik sahasına konulması sistemini, iradesini, yahut mekanizmasını gerektiriyor.
«
Hutbe–i Şâmiye isimli eserin "Altıncı Kelime" faslında, şuranın ehemmiyeti hakkında şu veciz ifadeyi görüyoruz: "Müslümanların hayat–ı içtimaiye–i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı meşveret–i şer’iyedir."
Hemen ardından, Şûrâ Suresi 38. ayeti zikredilerek bu ayet–i kerîmenin şûrâyı esas olarak emrettiği beyan ediliyor.
(Kısa meali: Onların aralarındaki işleri istişare iledir.)
«
Kur’ân’da emredilen bir şûrânın kararları, netice itibariyle o şûrâya iştirak eden muhalif–muvafık görüşteki herkesin ortak kararı halini alır. Müzakere esnasında, aleyhte fikir beyan edenler dahi, ekseriyetin reyleriyle alınan kararlara saygı duymalı ve herkes bizzat kendi görüşüymüş gibi o kararlara sahip çıkmalı.
Meşveret ve şûrâya istinat eden bir cemaate mensup olmanın, metin bir şahs–ı manevîye kemâl-i aidiyetle bağlanmanın lâzımı-gereği budur.
Aksi halde, bir mutabakat sağlamak, müşterek bir ruh ve şuur içinde hareket etmek mümkün olmaz.
«
Şûrâdan çıkan bir kararın hatalı olduğu düşünülüyorsa şayet, konu başka yere değil, yine şûrâ zeminine getirilir. Gerekli görüldüğü takdirde, orada konu tekrar müzakereye açılır ve yine şûrâ kararıyla neticeye bağlanır.
Bunun dışındaki bir hareket, hele hele meşveret ve şurâyı itibardan düşürmeye çalışmak, yahut şüphe-şaibeye sebebiyet verecek söz ve davranışlarda bulunmak, hiçbir surette kabul edilemez.
Bu sebeple, “meşveret ve şûrâ sistemi”ni oturtmak ve bu güvenli mekanizmayı çalıştırmak adına, fevkalâde hassas, dikkatli, itidalli ve müteyakkız davranmak icap ediyor.
«
Son olarak, yine aynı hakikate parmak basan Âl-i İmran Suresi 159. ayetinin mealini hatırlatarak bitirelim.
Bu ayetteki İlâhî emir, aynen “Ve şâvirhum fil emr” şeklindedir.
İşte, bu İlâhî emirlere her mü’min, her müslim riayet etmekle mükelleftir. Tâ ki, manevî mesuliyetten kurtulabilsin. Öyle ki, meşveret usûlüne uygun bir şekilde alınan karar isabetsiz dahi olsa, kişi yine de manevî mesuliyetten kurtulduğu gibi, ayrıca bir hisse sevap kazanmış olur. Karar isabetli ise, sevap iki misline çıkar. Çünkü, emredilmiş olan meşveret ve şûrâya hem iştirak, hem riayet etmiş olunuyor ki, saadetin anahtarı oradadır.
Ne mutlu, Kur’ân’da bize emredilen “meşveret ve şurâ” hakikatine bütün benliğiyle bağlı olanlara.