"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Agnostisizm ve ‘mevcud-u meçhul’ ünvanı

Mehmet ÇETİN
03 Aralık 2011, Cumartesi
Arapça’da “bilmiyorum” anlamındaki “lâedrî” fiilinden türetilen, zamanla da sofestaileri değerlendirmek için kullanılan lâedrî; 19. yy.’da ise Müslüman müelliflerinin Batı felsefecilerden etkilenerek kullandıkları “agnostisizm” ile Bediüzzaman’ın Allah’ı marifette istimal ettiği “mevcud-u mechul” ünvanının iltibas ettirilmemesi iktiza eder. Bu iki tâbir derin farklılıklar ihtiva eder.

Fars kültürü tesirinde kalan sofestailer daha çok Şiâ anlayışı ile imamlarının masumiyetinin takviyesi noktasından farklı yorumlar yaparak tereddüt uyandırmışlardır. İmam-ı Maturidî ve Eş’arî, eserlerinde bunlara cevaplar vermek durumunda kalmışlardır. İmam-ı Gazalî’nin müessir çalışmalarıyla agnostik (bilinemezcilik) ve septik (inadçılık) fikirler yaygınlaşamamışlardır. Fahreddin Razî, cismanî bir mevcudda bile hayrette kalan insan aklının, cismanî olmayan Allah hakkında ne durumda olabileceğine dikkat çeker.
19. yy.’da ziyadesiyle tartışılan ancak 20. yy.’da gündemini koruyamayan agnostisizm, bugün ise, Allah’ın varlığını ve yokluğunu isbatlamak için bir gayrete girmeyen, sadece günlük hayatına Allah’ın varlığını sokmayan bir anlayış durumundadır.1
Agnostik veya sofist, insanın; eşyayı duyularla algıladığını, ama duyuların ise ferdîlik arz ettiğini, insandan insana değişeceğini ve dolayısıyla sabit, kabullenmiş bir hakikatın olmadığını, böylece âlemin hakikî manada yok olduğunu, bir görüşün diğerinden daha doğru veya yanlış olamayacağını, yaratıcının varlık ve mahiyetinin ise insanı aştığını vs. ifade eder. Sofist, Allah var mı yok mu, bir kanaate varamamış, şüphe içerisindedir, agnostik gibi. 
Akıl; eşyayı, kıyas ve izafiyetle anlamaya çalışır. Dolayısıyla eşyanın mânâ ve mahiyetini hakikî olarak kavrayamaz. Aklın varacağı en son nokta “Hakikî hakaik-i eşya Esmâ-i Hüsnâdır”
Bozuk olan ‘ikinci Avrupa’ bir eline felsefeyi, diğer eline medeniyeti alarak insanlarını huzura götürememiştir. Neticede Batı toplumu iktisadî anlamda çökmeye başladığı gibi, felsefesi ile de girdiği bunalımdan kurtulamamaktadır. Mevcud teslis vs. inançları, bilim ve gerçeğe ters düştüğü, içerisinden çıkamadığı için kâinata ve yaratıcısına yok diyemediği gibi var da diyememenin sıkıntısı ve inadı içerisindedir. Halbuki insan malikini ve sahibini bilse ve tanısa, rahmetine ilticâ, hikmetine itimat ederek yaşasa, vahşî dünya ona nezih bir âleme döner, huzur bulur.
İşte bu tereddütlerin arasında sıkışan insana Bediüzzaman, Rabbimizi bize tarif eden “Efendimiz (asm), Kur’ân, kâinat ve vicdan” dörtlü muarriflerin yardımıyla kâinatın Hâlık’ını, vücudu vacib ve bir olması gereken Allah’ı anlatır, tarif eder. Bu izahlarında ise, geçmişdeki hataların yapılmaması için Allah’ı “mevcud” ifadesi ile tarif ederken dikkatli olmamızı söyler.
Zira, herhangi bir mahlûku ifade için kullandığımız “mevcud” kelimesine yüklediğimiz mânâları Allah için de kullanırsak, Hâlık-ı Kâinatın âleme şâmil olan esma-sıfat-ef’âlini idrak edememenin ötesinde bu manaları tamamen kapatmış, görünemez hâle getirmiş, mahlûkiyete düşürmüş oluruz. İşte bu da “menkûr” olur, inkâr olur, âdeta kaş yapalım derken göz çıkarmış oluruz.
Üstadın “mevcud-u meçhûl” ifadesinde kabul-red gibi bir tereddüt yok. Hayatından Allah’ı çıkarmak da yok. Rabbimizi anlatmasında, vücudunun vâcibiyetini izah ve isbatta hiçbir sıkıntısı da yok. Bu noktalardan dolayı agnostik ve sofistlerle uzaktan yakından alâkalı değil, benzer de değil. O, Rabbimizin yanlış anlaşılmamasının derdindedir. Onun için, Sokrat öncesi filozofların tabiat araştırması sonrasında çıkan sofist, agnostik, septik, ateist, subjektivist, monoteist, relativist ve İslâm’ın klâsik çağında ortaya çıkan sûfestâiyye görüşlerine karşılık tedbirî alarak; “Cenâb-ı Hakk’a mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder.”2 diyerek kullandığımız kelimelere yüklediğimiz manalara dikkat etmemizi ısrarla tenbih eder.
Evet, Cenâb-ı Hakk’a, mevcud-u meçhul ünvanıyla bakarsak, tarif edemediğimiz, ama olması gerektiğine inandığımız, mevcudiyetinin keyfiyeti noktasında bilgisiz olduğumuz, şeklindeki yaklaşım ve ifadelerle anlatmaya çalışırsak o zaman anlamaya, bilmeye, marifete yaklaşmış oluruz. Kullanmak durumunda kaldığımız kelimeler ise, ancak Zât-ı Akdes’i tefekkür etme noktasında birer ünvan ve işaret olabilirler. Bu şekli ile bir kısım manalar; tezahüre, belirgin hâle gelmeye, yani nurlanmaya başlar. Dolayısıyla kâinatta tecellî eden, her şeyi kuşatan, ihata eden mutlak sıfatı ile vasıflanan o ünvanların anlaşılmasıyla, kalb ve zihinde mütalâalarla tulûların, kalbe doğuşların olması pek muhtemeldir.
Böylece insan hem Rabbini doğru tanıyabildiği gibi hem de hakikî Rabbine kavuşmuş olur.

Dipnotlar:
1- TDV. İslâm Ans. C.27 sh. 41, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Dr. Süleyman Hayri Bolay, s. 13,242.
2- Mesnevî-i Nuriye, s. 211.

Okunma Sayısı: 1299
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı