Kur’ân’da âyetler mütalâa edilirken; zikredilen kıssalar, tarihî hadiseler, sadece nebîlerin arasındaki veya hayatındaki vakıalar olarak okunursa, nakıs kalır, alınması gereken ders eksik olur.
Esasen bu ifadeyi de biraz aşarak şöyle demek daha münasip olsa gerek: Âyet ve hadislerdeki veya büyük zatların hayatlarına dair olan kıssalara kendimizi dahil etmez isek, alınan ders kâmil manada olmaz. Firavun’a, Hakk’ı tebliğe giden Musa’nın (as) yanında olup, Züleyha’nın teklifine karşılık Yusuf’un (as) ihlâsına şahit olup, zina için izin isteyene köpüren Ömerlerin (ra) tepkisine karşılık şefkatle ikna eden Resûl-i Ekrem’in merhametini müşahade edip ve nihayet Ramazan-ı Şerif’te “Üşüme, üşüme” diyerek yorganını örtmek isteyen sarhoşa Üstad Bediüzzaman’ın kızmadan, re’fetle, merhametle muâmele edip, ağlayarak tevbe eden o sarhoşun hidayetini görerek adeta zamanı aşıp yaşayarak alınan ders elbette daha tesirli olur. Böylece okunan âyet, siyer ve kıssalara dahil olup yaşayarak mütalâa etmek, daha isabetli olur.
Risâle-i Nur’da âyetler umumen bu manada tefsir edilmektedir. Külliyat’ta en fazla tekrarlanan âyet olan İsra Sûresi’nin 44. âyetinin tefsiri birkaç yerde yapılması ile beraber Âyetü’l-Kübra’da ise bambaşka yapılır. Burada tamamen âyetler tabiatın içerisinde yaşanarak okunur. Kâinattan Hâlık’ını soran seyyahın müşahadeleridir. Zamanın vartaları ve çarelerinin izah edildiği mukaddeme sonrası seyyaha gözünü açması ve kâinata bakması yani okuması ise “Bana bak, aradığını sana bildireceğim!” şeklinde söylenir. Deney yaptırılır başka bir risâlede. ‘Bir kabza karışık tohumu al, karanlıkta kesif toprağa at, her tarafı istilâ etme kabiliyetinde olan su ile sula, sonra gel bak; her tohum kendi sümbülünü vermiş, hiçbiri birbirine benzemiyor…’ ifadeleri ile adeta deney yaparak, müşahede ederek âyetler okunur.
Fussilet Sûresi’nin 53. âyetinde ifade edilen; dışımızdaki âlem ile içimizdeki âlemde bulunan âyetlerin okunmasını ise Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Üç Penceresi ile okuyoruz.
Herşeyde O’nun birliğine delil olan alâmetler ise; kırk sene ömürde otuz sene tahsilde öğrenilen dört kelime ve kelâm ile Katre’de anlatılarak elli beş lisanlarla âyetler okunur.
Misâllerini çoğaltabileceğimiz ancak köşemize sığdıramayacağımız âyet okumaları Külliyatın ana mevzuu olup, tabiatın içerisinde, hem içimizdeki, hem de dışımızdaki âyetlerin okunmasını ta’lim etmektedir.
Ta’lim, muallim ile olur. İşte Hz. İbrahim (as), nesline meveddetinden ve merhametinden dolayı Rabbinden âyetlerini okuyacak, onları günahlardan temizleyip, yaratılış gayelerini bildirecek bir evlâd ister.
Rabbenâ’lı âyetlerden olan bu duâ ise şöyledir: “Rabbimiz! Neslimizden, onlara Senin âyetlerini okuyacak, kitabını öğretecek, kâinatın yaratılış sırlarını ve gayesini bildirecek ve onları inkâr ve isyan kirlerinden temizleyecek bir peygamber gönder. Kudreti herşeye galip olan da, hikmeti herşeyi kuşatan da muhakkak ki Sensin.” 1 âyeti yaratılış sırlarının anlatılmasını, günahlardan temizlenmesini ve nihayet âyetleri okuyacak birisinin gelip okuması şeklindeki İbrahim’in (as) duasına âmin der, dahil olmamızı niyaz ederiz.
Biz bu duâyı Rabbenâlar ile yaparken hem kendi adımıza, hem de kâinat ve masiva namına yapmış oluyoruz. Onların kendi hal dilleri ile yaptıkları tesbihatları kendi duâmıza dahil ederek “Ey Rabbimiz” diye takdim ediyoruz. Böylece cüz’î olan duâmız külliyet kesbediyor.
Rabbenâ’yı ifade ederken, huzurda okurken, kâinatta müşahade ederken yalnız olmadığımızı, “Ey Rabbimiz” diyerek çoğul takısı ile ifade edip, hemen arkamızda âlemin olduğunu, fakat onlara vekil olduğumuzu unutmadan ama yaşayarak yapılan okumaların ve duâların indallahta makbul olacağını ümid ve temenni ederiz.
Dipnot: 1- Bakara: 129.