"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Osmanlı Devleti bu topraklarda filizlenmişti

Mehmet Pekel
27 Haziran 2022, Pazartesi 01:38
600 yıl ömür sürmüş Osmanlı Devleti bu topraklarda filizlenmişti. Buraları görmek, kuruluş dinamiklerini tefekkür etmek ve o kahramanları anlamaya çalışmak gerekirdi...

Eskişehir, Bilecik, Söğüt Gezi Notları - 1
Mehmet Pekel

“Faaliyetin her nev’i, cüz’î olsun küllî olsun, bir lezzet verir. Belki her faaliyette bir lezzet var. Belki faaliyet ayn-ı lezzettir. Belki faaliyet, ayn-ı lezzet olan vücudun tezahürüdür ve ayn-ı elem olan ademden tebaud ile silkinmesidir.” (Lem’alar 650)

Şevk-i mutlakın bir düstur olduğu ahir zamanın bahtiyar nesl-i cedidinde nice nurlu ve feyizli faaliyet ve ziyaretler hayata geçirilmiştir.

İşte bu faaliyetlerden biri de İzmit’in gayretli sakinlerinden bir grubun Eskişehir, Bilecik, Söğüt’ü de içine alan hizmet ve ziyaret eksenli gezileriydi.

Eskişehir’deki Bediüzzaman menzilleri ziyareti önceliğimizdi.

”Tarihçe-i Hayat’ta Eskişehir hayatının anlatıldığı bölümde; “Risale-i Nur’un gittikçe inkişaf ettiğini, iman ve İslâmiyet’in kuvvetlenmeye başladığını anlayan gizli din düşmanları, “Bedîüzzaman gizli cem’iyet kuruyor, rejim aleyhindedir, rejimin temel nizamlarını yıkıyor!” gibi uydurma ve hükûmeti aldatıcı tertib ve ittihamlarla 1935 senesinde Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde, i’dam kasdıyla ve muhakkak surette mahkûm edilmesi direktifiyle hakkında dava açtırılıyor.” denmiş, devam eden paragraflarda “1935 yılında Bedîüzzaman yüz yirmi talebesiyle beraber 1935’te Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesine sevkediliyor. Ani yapılan araştırmalarla elde edilen bütün risale ve mektublar meydanda olduğu halde, mahkûmiyetlerini intac edecek bir delile rast gelinememiş ve neticede kanaat-ı vicdaniye ile keyfî bir surette Said Nursî’ye onbir ay ve onbeş arkadaşına da altışar ay ceza vererek; mütebâki kalan yüz beş kişiyi beraet ettirmiştir” ifadelerine rastlıyoruz.

Eskişehir’de İlk ziyaret ettiğimiz yer olan Ak Cami’de, hapishanede iken özellikle hapishane müdürünü telaşlandıran Ak Cami’deki mihrabın sağ tarafında kılınan Cuma namazındaki silüeti belirdi gözümüz önünde Bediüzzaman’ın.

Ak Cami, Eskişehir’de meşhur Odun Pazarı semtinde 1350-1400 yılları arasında İshak Fakih tarafından hamamdan camiye çevrilerek ibadet mahalli haline getirilmiştir. Kümbet camii olarak ta bilinmektedir. Ulemadan İshak Fakih, Germiyanoğulları Beyliği’nde kadılık yaparken Osmanlı’larla iyi ilişkiler kurup iki beylik arasında ittifak sağlanmasına çalışmıştır. Caminin altıgen şadırvanı, çini döşeli mihrabı, ve ahşap minberi dikkat çekicidir. Bu Camiyi meşhur eden olay ise Bediüzzaman’ın Eskişehir hapsinde iken Cuma namazı talebine hapishane müdürünün verdiği cevap ve sonrasında yaşanan olaylardır. Cami Bediüzzaman’ın yattığı hapishaneye 150 metre mesafededir. Tabii hapishane yıllar önce yıkılmıştır.

BEDİÜZZAMAN AK CAMİ’DE

Bir Cuma günü, hapishane müdürü ile kâtip otururlarken, bir ses duyarlar:

– Müdür Bey, Müdür Bey, benim bugün mutlaka Ak Cami’de olmam lâzım.

Hapishane müdürü dönüp bakar, kendisine yüksek sesle ve âmirane hitap eden kişi Bediüzzaman’dır. Bu talebi ciddîye almaz ve geçiştirmeye çalışır.

– Peki Efendi Hazretleri.

Müdür sonra da kendi kendine söylenir: “Her halde Hoca Efendi kendisinin hapiste olduğunu ve dışarıya çıkamayacağını bilmiyor” diye söylenir ve odasına çekilir.

Öğle vakti, Bediüzzaman’ın gönlünü alayım, Ak Cami’ye gidemeyeceğini izah edeyim düşüncesiyle Üstadın koğuşuna gider. Koğuş penceresinden bakar ki, Bediüzzaman içeride yok! Hemen jandarmaya sorar.

– Hoca Efendi nerede?

– İçerideydi Efendim, üzeri de kilitli.

Derhal camiye koşar. Bediüzzaman’ın ileride, birinci safta, mihrabın sağ tarafında namaz kıldığını görür. Namazın sonlarında Bediüzzaman’ı yerinde göremeyip, hemen hapishaneye döner; Hazret-i Üstadın “Allahü Ekber” diyerek secdeye kapandığını hayretler içerisinde görür. (Bu hadiseyi bizzat o zamanki hapishane müdürü anlatmıştır.)

Bu hapishane ile ilgili başka bir vaka daha vardır.

Bu hapishanenin yıkılarak yerine şimdi döner kavşak, heykeller ve tramvay yolunun yapıldığını, bahsi geçen lise binasının da halen mevcut olduğunu gördük.

Nazarımızı 1935 yılına çevirerek Bediüzzaman’ın “Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı. Birden, mânevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar, kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım.” cümlelerinde ortaya koyduğu rikkati ve başkasının günahına ağlayan derin şefkati hatırladık.

Odun Pazarı semtinde bir müddet kaldığı ve Eskişehir’i yukarıdan gören evin kendisine ayrılan bölümünden Eskişehir’ e bakarken neleri tefekkür ettiğini düşünmeye çalıştık.

Tüm bu menzilleri gezerken rahmet yağmur şeklinde, zaman zaman da Celal tecellisi olarak dolu formunda bize eşlik etti. Sonrasında şehire hakim bir tepeden tüm Eskişehir’i uzaktan seyrettik.

Eskişehir’de feyiz dolu bir Cuma dersinden sonra ertesi günü sabah namazına yetişeceğimiz Bilecik’e gitmek için istirahate çekildik. Yağmur eşliğinde sürdürdüğümüz yolculukla, aleme nizam verme ideali ve Kur’an’a sur ve muhafız olma sevdası ile dolu olan Osmanlı Devletinin ilk sürgünlerinin çıktığı beldelerden biri olan Bilecik’e ve ziyaret sözü verilen dersaneye vasıl olduk. Gençlerle kucaklaşma, sabah namazı, uzun müzakereli ders ve dersin mükafatı kahvaltı…

OSMANLI’LARIN FİLİZLENDİĞİ TOPRAKLAR

Bu iki günlük kısa gezinin bir diğer amacı da ilay-ı kelimatullah hakikatini tüm dünyaya göstererek 600 yıl ömür süren bir büyük medeniyetin ilk filizlendiği toprakları görmek, havasını teneffüs etmek kuruluş dinamiklerini tefekkür etmek, öncü akıncıların hissiyatını anlamaya çalışmaktı. ”Her nefis ölümü tadacaktır” ilahi kanuna uygun olarak 13.yüzyılda kurulan Osmanlı Devleti altı asır yaşadıktan sonra 20.yüzyılda tarih sahnesinden çekilerek yerini Türkiye Cumhuriyetine bıraktı. 16.Yüzyılın sonunda 22 milyon kilometrekare yüzölçümü ile dünyanın en büyük imparatorluklarından biri olan Osmanlılar üç kıtada adaletle hüküm sürdüler. 17.yüzyılın başından itibaren bilim ve teknolojide gerekli adımların atılamayışı, kuvvetli düşmanlarla komşuluk, tabi sınırlara ulaşmak gibi pek çok nedenlerle, yaptığı gaza ve savaşlarda arkasında yüzbinlerce şehid ve gazi bırakarak, önce durakladı ve sonrasında da yıkıldı.

Osmanlı Devletini değerlendirirken hasenatının seyyiatına galebesi noktasında bakmak gerekir. Hatasız ve yanlışsız bir Osmanlı anlayışı gerçekçi değildir. Osmanlılar’ın her yaptığını kutsamak, onlar üzerinden siyasi güç kazanmaya çalışmak ve tarihi de bu anlamda siyasallaştırmak doğru değildir. Son yıllarda Selçuklu ve Osmanlı tarihi üzerinden muhatablara gönderme yaparak milleti konsolide etme planları da toplumun tarihe ve ecdada bakışında kırılmalara neden olabilir. Siyasetin girmemesi gereken alanlar olan marif, kışla ve camiye ,tarihi de ilave etmek sanırım yerinde olacaktır.

DEVAMI YARIN

Okunma Sayısı: 2962
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı