"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hayaller ve gerçekler

Misbah ERATİLLA
29 Mayıs 2020, Cuma 00:22
1974 Haziran’ın ortalarında Öğretmen Okulu diplomamı aldım.

Duygularım, hayal yelkenimi şişirmişti. O gün dünyayı değiştireceğime inanmıştım. Mezun olduğumda 18 yaşını yeni bitirmiştim. Yüreğim yapacaklarımın heyecanıyla dolup taşıyordu. Elimdeki sihirli değnekle bütün yanlış ve eksiklikleri düzelteceğime inanıyordum.

İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü’nden atama yazımı aldım. Atamam dağların ardında iki ırmağın birleştiği yerdeki bir köye çıkmıştı. Köye dolmuş gitmiyordu. Yakın bir köye kadar gidiliyordu. O gün dolmuşla köyüme yakın bir köye kadar gittim. Dolmuştakilere köyümün ismini söyleyip nasıl gidebileceğimi sordum. Birisi yolu tarif etti.

Yaya olarak yola devam ettim. Yol patikaydı. Bir süre yürüdükten sonra karşıma koca bir dağ çıkmıştı... Eylül ayının son haftasıydı. Öğle sıcaklığında patika yoldan dağa tırmandım. Ayakkabım toza bulanmıştı. Giydiğim takım elbise ve boynuma taktığım kravat toz toprak içinde kalmıştı.

Dağı tırmanırken çok yorulmuştum. Ayaklarımda derman kalmamıştı. Dağın zirvesine geldiğimde biraz dinlendim. Az sonra kalkıp yoluma devam ettim. Dağdan iniş, tırmanmak kadar zordu. Tehlikeli ve zikzaklı inişlerle yavaş yavaş indim. Bir zaman sonra köy göründü. Nihayet köye varmıştım...

Köy ırmak kenarına kurulmuştu. İç içe dizilen kerpiç evleri ve daracık sokakları vardı. Köy, kimse yaşamıyor gibi sessizdi. Okula hızlı adımlarla yürümeye başladım. Okula vardığımda kendi kendime, “İşte, dünyayı değiştireceğim okul.” dedim. Hemen işe başlamalıydım. Öğrencileri, köylüleri değiştirip onlara rahat yaşayacakları bir hayat sunmalıydım. Bilgimin ışığı bu köyden dünyaya yayılacaktı.

“Öğrencilerim sınıftalar mı, beni sıralarında bekliyorlar mı?” diye düşünerek merak, heyecan ve sevinç içinde okula yaklaştım. Okullar açılalı bir hafta olmuştu. Çocuklar beni gördüklerinde çok sevineceklerdi. Veliler, öğretmenlerine kavuşacakları için mutluluktan kanatlanıp uçacaklardı.

Öğrencilerim için yeni aldığım takım elbisemi giymiştim. Yeni ayakkabım ayağımdaydı. Beyaz gömleğe bordo kravatımı takmıştım. İlk günümde köye örnek olmalıydım. Okul karşımda, gözlerimin önündeydi. Öğrenciliğim boyunca kurduğum sınıfta ders verme hayalim gerçekleşmek üzereydi.

Ayaklarım yerden kesilmişcesine uçar gibi okul bahçesine vardım. Bahçe kapısı yoktu. Bahçe taşlar kadar sessiz görünüyordu... Bahçeden okulun içine doğru adımlarım hızlandı. Okulun kapısı da yoktu. İçeri girdim. Pencerelerdeki bütün camlar kırılmıştı. Sınıfa girdiğimde keçiler ve birkaç tavuk ev sahibi gibi uzanmış dinleniyorlardı. Yazı tahtası, öğretmen masası ve sandalye talan edilmiş gibi yerlerdeydi. Sıra ve masalar kırılmış, üstleri toz ve hayvan pisliğiyle kaplanmıştı...

Gördüklerim, öğrendiklerimi ters-yüz etmişti. Zehir yutmuş gibi bedenimin her noktasından ter fışkırıyordu. Güneş kadar büyük ve aydınlatıcı olan bildiklerim tutuldu ve bilincim karanlığa gömüldü. Dünyayı değiştirme inanç ve azmim, yanan mumun son ışıkları gibi tükeniyordu...

Keçiler ve tavuklar beni gördüklerinde hiç yabancı görmemiş gibi kapıya doğru koşuştular. Tavuklar başımın üstünden uçar gibi dışarı çıkmak için yarıştılar.

Demek bu hayvanlar uzun süre burada yaşamışlar... Bunları kimse rahatsız etmemiş.

Sınıf kapısı kırılmış, yerde idi. Sınıf dolabı parçalanmış, yaralı bir at gibi bana bakıyordu.

Küçücük müdür odasında ise bütün kâğıtlar, resmî yazılar ve belgeler savaş sonrası sahneye benziyordu. Dosyalar yırtılmış, toz ve hayvan pisliği ile yerde hıçkırarak ağlıyor gibiydi.

Bir zaman sonra pis bir koku almaya başladım. Hayalimde bindiğim koca gemi, kâğıttan oyuncak kayığa dönüşmüştü. Nefes almak için okul bahçesine çıktım.

Okulun etrafını dolandım. Bütün pencereler kırılmış, bazı çerçeveler sökülmüştü. Lojmana geçtim. Lojman, okuldan daha kötü durumdaydı. Ahır yapılmıştı. İçeride inekler vardı... Bahçeye çıktım. Yere çömeldim. Okuduğum bütün kitaplardan yardım dilendim. Kitaplar mezar gibi sessiz kalarak benimle konuşmadılar.

İki adam bana doğru hızlı adımlarla geliyordu. Ayağa kalktım. Selâmlaşıp tokalaştık. Sonradan öğrendiğim kadarıyla gelenler ineklerin sahipleriymiş. Köylülere kendimi tanıttım. Öğretmen olarak atandığımı söyledim. Köylülerle konuştuktan sonra, lojmanın uzun zaman ahır olarak kullanıldığını anladım.

Köylüler, öğrencilerinin Kasım ayının 15’inden önce okula gelmeyeceklerini söylediler. Ben de köylülere en yakın zamanda okulu açacağımı ve derse başlayacağımı söyledim. O gün ikindiden sonra, geldiğim yolu takip ederek şehre döndüm. O gece hayatımın en uzun ve sıkıntılı gecesini yaşadım; uyuyamadım ve korkunç kâbuslar gördüm! Sabah erkenden İlköğretim Müdürüne gittim. Okulun durumunu anlattım. Müdür:

“Kaymakama çıkalım!” dedi. Kaymakama okulun durumunu anlattım.

Kaymakam: “Sen okuluna dön. Eğitim, öğretime başla. Olması gerekenleri yap. Eksik işler için köye birini göndereceğim...” dedi.

Ertesi gün eşyalarımı bir kamyonete yükleyerek okula gittim. Lojman temizlenene kadar eşyalarımı okula yakın bir köylünün evine bıraktım. Ardından çalışmaya gitmeyen çocukları topladım. Sınıf ve lojmandaki her şeyi dışarı çıkardık. Irmaktan kovalarla su taşıyarak okulu yıkamaya başladık. Kırık sıra, masa ve dolapları marangozluktan anlayan bir köylüyle onardık. Köylülerle okulun dış ve iç kısmını badana yaptık.

Sıra ve masaların temizliğinden sonra sınıfı düzenlemeye başladık. Üç-beş çocuk ve birkaç köylü ile “camsız, çerçevesiz, kapısız” bir şekilde okulu hazır hâle getirmeye çalıştık! Başıboş gezen hayvanlar girmesin diye okul bahçesinin duvarlarını taşlarla yükselttik. Tahtadan derme çatma kapı yaptık. Bahçede birikmiş çöpleri, hayvan gübrelerini toplayıp el arabasıyla çöplüğü boşalttık.

Yerdeki yazı tahtasını temizleterek duvara astık. Şehirden almış olduğum yazı tahtası boyasının içine ince kum karıştırıp tahtayı boyattık. Tuvaletin kırık kapısını onardık. Tuvalete kovalarla su dökerek kullanılır duruma getirdik!

Lojmanı özellikle temizledik... Yorucu bir çalışmadan sonra temizlik bitmişti. Köylülerle eşyalarımı lojmana yerleştirdim. Lojman kapısız, penceresiz ve camsızdı... Her şey yavaş yavaş düzene giriyordu. Bir müddet sonra kaymakamın görevlendirdiği kişi, okul ve lojmanın kapı ve pencerelerinin ölçülerini aldı. Birkaç gün sonra kapı ve pencereler takıldı.

Öğrenciler okula gelmeye başladı. Toplam 25 öğrencim vardı. Birinci sınıfa kaydettiğim sekiz öğrenci dâhil öğrencilerin çoğu okuma-yazma bilmiyordu. Beşinci sınıftaki çocukların hemen hepsi okuyamıyordu.

Âcil ihtiyaçlarımın dışında şehre inmedim. Mart ayının başında birinci sınıflar dâhil bütün öğrenciler okumaya geçti. Ders kitaplarıyla ilk dersi işlemeye başladım. Birleştirilmiş sınıfta ders kitaplarının sayfalarını çevirmeye başladık.

Her gün dersten sonra ve hafta sonları dahi okulu açık tuttum. Öğrencilerle eksik olan konuları işledim. Çocukların okuyacak hikâye kitapları yoktu. Şehre giderek hikâye kitapları aldım. Çocuklara okumanın ve okuduğunu anlamanın zevkini yaşatmaya çalıştım... 10 saatten fazla ders yaptığım günler oluyordu.

Öğrencilerle aramda nadir insanların tattığı sıcak/samimî dostluklar kurulmuştu. Çocukların beni üzmemek, kırmamak için çaba harcadıklarını gördükçe mutluluktan kanatlanıyordum. Sabah okula gelirken lojman kapımın önünde “günaydın” demek için yarışan çocukları gördüğümde, harcadığım zamanın karşılığını kat kat fazlasıyla aldığımı hissediyordum. Riya, gösteriş karışmamış samimî “Günaydın öğretmenim!” sözüyle aldığım tadı tarif edemem... Kendimi öğrenciler arasında bir güneş gibi görüp etrafımda dönmeleri mutluluktan başımı döndürüyordu.

Mayıs ayı başından itibaren çocukların değiştiğini fark etmeye başlamıştım. Onların dünyaya kapalı olan gözleri okuma-yazmayla açılmıştı. Birbirleriyle nezaket kuralları içinde konuşmalarını, temizliklerini gördükçe tarlasından bol ürünü alan bir çiftçi gibi sevinçli ve mutlu hissediyordum kendimi. Aldığım ürünler depolarımı ağzına kadar doldurmuştu. Okul ağır ve yorucu bir işten sonra kuruyan boğaza soğuk bir bardak su gibi keyif veriyordu bana.

Karne günü gelmişti. Mutluluk ve hüzün, pekmez ile yoğurt gibi birbirine karışmıştı. Karnesini verdiğim beşinci sınıf öğrencisi Ahmet 16 yaşındaydı. Bir taşın altında yıllarca ezik kalan bir fidan gibiydi; taşı üzerinden kaldırmıştım. Ahmet’in gözlerindeki memnuniyeti hiçbir maaş ve ödül karşılayamazdı. Her hâliyle “Teşekkürler öğretmenim!” diyordu, “Ben ortaokula gideceğim. Okumaya devam edeceğim.” diyordu...

Yaz tatilimiz başlamıştı. Bir köylünün traktörüyle eşyalarımı şehre taşıdım. Oradan tatili geçirmek üzere memleketime döndüm. Sönmek üzere olan umut ışığım az da olsa ışıldıyordu.

Köydeki çocuklarla yaşadığım mutluluğu, Kristof Kolomb’un Amerika Kıt’asını keşfettiğinde yaşamadığına inanıyorum!

Okunma Sayısı: 2059
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • emin bozkus

    29.5.2020 19:25:10

    Misbah Hocam bu yazını okuyunca ilk atandığım köy okulunda ki anılarım ve hayallerim le okudum. Tabiki zevkle. Heyecanla.

  • ihsan pilatin

    29.5.2020 12:02:54

    Kaleminize sağlık sayın hocam. İçten ve samimi bir öğretmen portresin seyrettim.

  • Mehmet

    29.5.2020 01:21:07

    En etkileyici kısmı "Günaydın öğretmenim" diyen çocuklar.4 yıldır bu cümleyi duyamayan bir öğretmen olarak geçmişe gidiverdim.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı