Bediüzzaman Said Nursî, Kürt meselesini ele alırken hiçbir zaman dar bir kavmiyet penceresinden bakmaz.
Onun nazarında mesele, bir ırk ya da coğrafya meselesi değil; İslâmiyet, insaniyet ve içtimaî hastalıklarla mücadele meselesidir. Bu sebeple “Kürtler neye muhtaçtır?” sorusuna verdiği cevaplar, bir asır sonra dahi güncelliğini muhafaza etmektedir.
Üstad’a göre Kürt toplumunun en büyük problemi ne siyasî ayrılık, ne de ecnebî himayesidir. Asıl tehlike; cehalet, fakr ve ihtilaftır. Eski Said döneminde açıkça ifade ettiği “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır” tespiti, sadece kendi devrinin değil, bütün zamanların sosyal reçetesidir. Çünkü cehalet fakrı doğurur, fakr zillete yol açar, ihtilaf ise kuvveti içte tüketir.
Bediüzzaman’ın bu teşhise karşı sunduğu çözüm ise nettir: maarif, ittihad ve teşebbüs-ü şahsî. “San’at, mârifet ve ittifak silâhıyla cihad edeceğiz” derken, Kürtleri silahlı çatışmalara değil; ilme, eğitime ve iç dayanışmaya davet eder. Onun Kürdistan için teklif ettiği medreseler, yalnızca dinî ilimlerin değil, fennî ilimlerin de okutulduğu birer terakki merkezi olarak tasarlanmıştır. Bu yaklaşım, bölgenin geri kalmışlığını kader değil, telâfi edilebilir bir eğitim meselesi olarak gördüğünün açık delilidir.
Üstad’ın Kürtler hakkındaki en hassas vurgularından biri vahdet-i İslâmiyedir. Paris’te Şerif Paşa’nın Ermeni heyetiyle yaptığı anlaşmaya sert şekilde karşı çıkması, Kürtlerin İslâm camiasından koparılmasına duyduğu endişenin tezahürüdür. “Kürtler camia-i İslâmiyeden ayrılmaya asla tahammül edemezler” ifadesi, onun nazarında Kürt kimliğinin İslâmiyet içinde mânâ kazandığını gösterir. Bu sebeple kavmiyetçiliği, uhuvvet-i İslâmiye’ye zarar verdiği ölçüde “asabiyet-i cahiliye” olarak değerlendirir.
Bugün Kürtlerin Türkiye, Suriye, Irak ve İran gibi farklı coğrafyalarda dağınık hâlde bulunması da Bediüzzaman’a göre bir tefrika sebebi değil; İslâm milliyeti esas alındığında İttihad-ı İslâm’a hizmet edecek bir imkândır. Onun ifadesiyle, bu dağınıklık kavmiyetçilikle değil, iman kardeşliğiyle anlam kazanır.
Üstad’ın İstanbul’daki hamal Kürtlere hitaben söylediği şu söz, aslında bir asır sonra da geçerliliğini koruyan bir vasiyettir: “Okumak, yine okumak, yine okumak! Sonra ittihad, sonra muhabbet…”
Bugün Kürt meselesi adına konuşan herkesin, Bediüzzaman’ın bu ölçülerine yeniden kulak vermesi gerekir. Çünkü onun gösterdiği yol; ayrıştıran değil birleştiren, silahla değil ilimle yükselten, kavmiyetle değil İslâmiyetle izzet kazandıran bir yoldur.
Ve bu yol, hâlâ en sahih yoldur.