Düzce’de her ay yaptığımız müzâkereli okuma programı hakkında açıklama yapmakta fayda mülâhaza ediyorum.
Program 9:00-10:00 arası kahvaltıyla başlar. 10:00-11:00 arası, erken iştirak edemeyecek kardeşlere ilk müzâkereli derse yetişebilme fırsatı vermek için şahsî okumaya ayrılır. 15 dakikalık aradan sonra 90 dakikalık müzâkereli ders başlar. Öğle namazına hazırlık ve namaz molası, sonra ikinci müzâkereli ders, 15 dakikalık ara, tekrar müzâkereli ders, ikindi namazı hazırlığı, namazdan sonra tekrar müzâkereli ders… Akşam yemeği ve namaz.
Ders esnasında, çay servisi yapılır.
Ders öncesinde hâzırûna sorulur:
-Hangi mevzu mütâlâa edilsin?
Kardeşler mevzuyu, -bazen de problem tarzında sorularını sorarak- söylerler.
Kaç mevzu talep edildiyse mükerrer oy kullanmak serbest olmak üzere her müzâkerenin başında mevzular oylanır. Hangi konu çok oy almışsa, teklif sahibi kürsüye davet edilir. Teklif sahibi, kendi yerine başka bir kardeşin okumasını teklif edebilir. Okunması gereken yerler tespit edilir ve derse başlanır.
Okunan mevzuyu bitirme hedefi yoktur. Maksat, okunan kadarını hazmetmek, anlamaktır. Dinleyiciler istedikleri an, sorular sorar, katılımlarıyla mevzuya dahil olabilirler. Okuyucunun -vâki olursa- telaffuz hatâları, diksiyon pürüzleri, dinleyiciler tarafından sâir derslere kıyasla daha rahat ve “acabâsız” müdahaleler ile düzeltilir. Vakit dolduğunda ders biter.
İkinci ders öncesi yeniden teklifler alınır, oylama yapılır ve derse başlanır. Müzâkereler esnasında kardeşlerimiz mesele ile ilgili Yeni Asya başta olmak üzere o konuda yazılmış makaleleri tarar ve buldukları yazılardan iktibaslarla müzâkereyi zenginleştirirler.
Şâir ağabeyimin, şiirinde ifade ettiği “kalbî şüphenin, yakîn-i îmanîye halel verdiği” hususunu ilk müzâkerede teklif ettim. Toplam beş teklif oylandı ve benim teklifimle bir başka teklif eşit oy aldı. Bu sefer, teklif oylamalarını idare eden kardeşimiz eşit oy almış teklif sahiplerinden açıklama istedi:
-Siz niçin böyle bir teklif vermiştiniz. Gerekçenizi söyler misiniz?
Açıkladım:
-İlâhiyatçı bir şâirimiz, şiirinde "İmanda şüphe ise yakîn ifade eder / Cenâb-ı Hak korusun imanın çıkıp gider." diye yazmıştı. Kendisine WhatsApp’tan “bu mısraların Nurlara uygun olmadığı” hatırlatmasını yapmış ve şüphelerin yakîn teşkil edemeyeceğini ifade etmiştim. Cevaben şu misali vermişti: “Acaba öldükten sonra hesap günü olacak mı?” diye kalbinden bir tereddüt geçirse ve bu hususta şekke düşse, o anda iman gider. Bunu imanın diğer rükünlerine de tatbik edebiliriz."
İlahiyatçı bir ağabeyimizin böyle düşünmesi, konunun ehemmiyetini ortaya çıkardığı için bu teklifi yaptım. Kendisine 14 Mayıs’ta en son şu mesajı çekmiştim:
“Düzce'de her ayın 3. pazarı yaptığımız müzâkereli okuma programımız için bir konu çıkmış oldu. En az 20 civarındaki kardeşlerle bu hususu önümüzdeki pazar, Nurlardan iyi bir müzâkere edelim inşâallah. Fakir hatalı isem bir yanlıştan kurtulacağım için, kazançlı çıkarım. Fî emânillah!”
Bir akademisyen kardeşimiz sordu:
-Bu ağabeyimiz yakınlarda mı? Kendisini arasanız, dersimize davet etseniz ve bu mevzuyu sonuncu müzâkereye ertelesek, o ağabeyimiz de katılsa, olmaz mı?
-Yakında değil kardeşim, ırakta.
Gerekçelerin izahından sonraki oylamada teklifimiz kabul gördü, “Vesvese Bahsi” başta olmak üzere alakalı bahisler müzâkere edildi, mevzu neticeye bağlandı.
Maalesef kazançlı çıkamadım.
Sonu yarın