“Ziyaret edilen yer” manasındaki mezar, dilimizde “Bir kimsenin öldükten sonra gömüldüğü yer, kabir” anlamında kullanılır.
Dünya nasıl kalıcı bir mekân değilse, mezar da öyledir. Önce sayılı nefeslerini tüketenler kendi mezarlarını ziyaret eder, sonra da geride kalan yakınları onların mezarlarını…
Mezar için “kabir, ebedî istirahatgâh, makber, metfen, gömüt, sin” gibi müterâdif
sözler de kullanılmakta.
"Sana ibret gerek ise / Gel göresin bu sinleri" Yunus Emre
Mezar yerine uydurulan sevimsiz bir kelimeyi ise Türk zekâsı “Ölürsem GÖMÜTüme gelme istemeem!” şeklindeki adaptasyonla tiye almıştır.
Mezarlarını ziyaret vakti genç iken gelip çatan, hayata gözlerini vakitsiz(!) yumanlar ise Yunus’un içini yakmaktadır:
“Bu dünyada bir nesneye / Yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere / Gök ekini biçmiş gibi”
Gencecik yaşında Çanakkale’de şehid olan Mehmedciklerimize yakılan türküde ise kişinin özünü göyündüren, iç yakan bu hâlet “Ölmeden mezara koydular beni“ mısrâına sarmalanmıştır:
“Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of gençliğim eyvah!“
Lâkin “ölmeden mezara girenler” hakikî vechesi ile Bediüzzaman’ın (ra) şu ifadesinde ifşâ edilir:
“Ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyet'i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar!” Tarihçe-i Hayat – 85
Bu bedbahtlık, asırlardır ruhumuzu süsleyen 'iffet, hayâ ve mahremiyet' gibi mefhumların kalblerimizdeki mezarlığa gömülmesiyle cemiyete sirâyet ediyor. Kelimeleri çıplaklaşan bir toplumun, sokakları da o dehşetli âhir zaman fitnesine sahne oluyor.
Üstadın, “Kabr-i kalpten hakáik çıplak çıktı, nâmahrem olanlar nazar etmesin.” sözü, âhir zaman fitnesinin bir dehşeti olarak kabirden çıkmışçasına üryan dolaşan tâife-i nisâyı -dehşetli bıçaklarıyla ehl-i imana taarruz eden şeytan kumandasındaki modern amazonları- hatıra getiriyor:
“Bu zamanda zındıka dalâleti, İslâmiyete karşı muharebesinde, nefs-i emmârenin plânıyla, Şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhâne yolunu genişlettirmeğe çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebâir ile yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar.” (İman ve Küfür Müvâzeneleri, s. 213.)
***
Gelelim kelime mezarlığına.
Dil, canlı bir varlıktır. Kelimeler bir ihtiyaçtan doğar, gelişir ve hatta ölürler de. Öyle ki sadece kelimeler değil, bir lisanın külliyen ölmesi de mümkündür. İhtiyar dünyamız nice ölü dillere şahit olmuştur: Sümerce, Hunca, Matorca, Elamca, Hatti, Hititçe, Trakça, Ubıhça (Vıbıh) gibi.
Harf inkılâbı satvetiyle bir dehşetli darbeye ma’ruz kalmış olan lisanımız, müteâkiben vâki sayısız tehâcümatla rahnelenmiş ve ata yâdigârı pek çok kelimelerimiz katledilmiştir.