II. Mahmud, amcası III. Selim’in gazelindeki şu beyti tahmis etmiş ve bu tahmîs çok meşhur olmuştur.
“Rûz u şeb dîdelerim derdin ile kan ağlar
Vâkıf olan benim esrârıma her ân ağlar”
(Gözlerim gece gündüz senin aşkının derdiyle kan ağlar. Benim çektiğim aşk acısına vâkıf olanlar da benim hâlime üzülüp her an ağlamaktalar)
Tahmîs, kısaca, başka bir şairin yazdığı bir beyte üç mısra daha ilâve ederek onu beş mısralı bir nazım birimine çevirmedir. Tabiî tahmîs, beğenilen o beyt ile aynı vezinde ve (en azından) aynı güzellikte olmalıdır.
Şimdi bu tahmîsi görelim:
Söylesem derd-i derûnum bana cânân ağlar
Râzımı eylese gûş, bülbül-i handân ağlar
Bâğ-ı cennette olan hûri vü gılmân ağlar
Rûz u şeb dîdelerim derdin ile kan ağlar
Vâkıf olan benim esrârıma her ân ağlar
Bu mısralar, Üstadın “… Herbirinin bütün divan-ı eş’ârının ruhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryat damlar.” tespitinin müşahhas misalleri değil mi?
***
6 Aralık 1980 tarihli yazısında İhsan Atasoy’a Üstadın telmihte bulunduğu kişinin II. Mahmud olduğunu düşündüren en mühim mısralar Sultan’ın şu şiiridir:
Ebrûlerinin zâhmı nihândır ciğerimde
Gül rûhlerinin handeleri çeşm-i terimde
Sevdâ-yı muhabbet esiyor şimdi serimde
Takdire ne çâre bu varmış kaderimde
Atasoy, Üstadın Farisî mısrâındaki “Ber SER-i Mahmud…” yâni “Mahmud’un BAŞı üstünde…” ifadesinin, II. Mahmud’un “Sevdâ-yı muhabbet esiyor şimdi SERimde” mısrâına mutabık olduğu kanaatiyle hüküm vermiş olmalı.
Oysa sadece II.Muhmud değil, Divan Edebiyatı şairlerinin ekserisi, “serlerindeki sevda”nın ıstıraplarını terennüm etmişlerdir.
Telmihe muhatap kişi I. Mahmud mu, II. Mahmut mu diye bir sınırlamayla bakılırsa, tercih II. Mahmud’a yönelir. Ben de aynı kanaatle klavyenin başına geçmiş, bu istikamette bir yazı yazma düşüncesindeyken Fârisî “Ber seri Mahmud hâ nağmehâ-yı hüzn-engîz AYÂZΔ mısraındaki “Ayâzî” kelimesi “Bana bak!” dedi âdetâ.
Burada “Ayâz”a ismen gönderme yapılarak nispet eki ile Ayâzî deniyordu. Risâlelerdeki meâlî açıklamada AYAZ özel ismi gölgelenmişti.
Ben “ayazî” lafzını (Farsçam 1968’deki 1 öğretim yılı dersle sınırlı olduğundan) sıradan bir kelime sanmıştım.
“Ber seri Mahmud hâ nağmehâ-yı hüzn-engîz ayâzî” şeklindeki Farsça mısrânın açıklaması şöyle verilmişti:
“Yani Sultan Mahmud gibi mahbûbundan ayrılmış bütün âşıkların başlarında, hüznâlûd mahbubların nağmesinin tarzını işittiriyorlar.”
Ayâzî, bir özel ismi ifade ediyordu. Ve bu Fârisî beyti Latinize ederken mezkür kelimeyi büyük harfle başlayarak “Ayâzî” diye yazmalıydım. Bu Farisî mısrâyı Latinize nakleden portallerdeki “ayâzî” yazımı, hatâlıydı. Anlaşılıyor ki onlar da bu kelimenin “Ayaz” adlı bir şahsiyeti ifade ettiğinin, özel isim olduğunun farkında değillerdi.
İşte bu isim, Üstadın telmih yaptığı adresi değiştiriyor, karşımıza Sultan Gazneli Mahmud’u çıkarıyordu.
Gazneliler 963-1186 yılları arasında Horasan, Afganistan ve Kuzey Hindistan’da hüküm süren bir Müslüman-Türk hânedânıdır. Sultan Mahmud 998-1030 yılları arasında bu devletin başında bulundu. İslâm’ı yaymak için Hindistan’a on yedi sefer düzenledi. Kazandığı zaferler sonucu şöhreti, İslâm dünyasında yayıldı ve bir kahraman olarak tanındı.
Eyaz / Ayaz ise meşhur Gazneli Mahmud’un sâdık adamının ismidir. Zekâsı, sadâkati, Sultan Mahmud”a bağlılığı ile bir çok hikâyeye konu olmuştur.
—Sonu Yarın—