Gazneli ile Ayaz arasındaki muhabbet, Mevlânâ’nın Şems’e duyduğu aşk gibidir. Bu tasavvufî aşkı, beşerî bir sevdâ sanan nâdanların bazısı cehaletlerinden, kimisi de kasdî olarak hakikate mugayir yorumlarla zihinleri bulandırmışlardır.
Üstad, -zihinler bulanmasın diye- “Âşık olduğu Ayaz adlı has adamından ayrılan Sultan Gazneli Mahmud gibi, sevgililerinden ayrılan âşıkların…” şeklinde bir açıklama cihetine gitmemiş.
İyi de Fârisî mısrada açıkça “Ayâzî” denmiş. Bediüzzaman, Türkçe açıklamasında bunu niye perdeliyor?
Gazneli Mahmud – Ayaz arasındaki muhabbet, klasik edebiyatımızda çokça işlenmiş. Mevlânâ’dan Ferîdüddin Attar’a, Nâbî’den Şeyh Galib’e kadar meşhur edip ve mutasavvıflar mezkür muhabbete bîgâne kalmamış, bunu tasavvufî cephesiyle işlemişlerdir.
Bediüzzaman, Fârisî mısrada açıkça isim vererek telmih ettiği bir kişiyi Türkçe açıklamasında niye perdelemiştir?
Fârisî metni okuyabilen ve mânâsını anlayan zevâtın mutlaka bir tasavvufî müktesebâtı vardır. O müktesebat penceresinden bakıp mevzu edilen aşkın beşerî, süflî bir aşk olmadığını anlar, arka planda kastedilen mânâlara ulaşabilirler.
Káhir ekseriyeti değil Farsçayı, Kur’ân’ı dahi okuyamayan Süfyan çarpığı günümüz insanının aynı müspet çıkarımları yapabilmesi mümkün mü?
Bundan olmalı, Üstadımız Fârisî mısrada açıkça ifade ettiği Ayaz ismini Türkçe açıklamada anmamış. Fakir, Osman Körükçü kardeşimin, “Mısradaki Mahmut, hangi Mahmut acaba?” sualini araştırırken lutf-ı İlâhî bir intikal ile Ayaz’ı farkedince “Hangi Mahmud?” olduğunu anlayabilmiştim.
Hülâsa Üstadımız, Gazneli-Ayâz kıssasını hatırlatacak bir tercümeyi tercih etmemiş, Fârisî mısrâyı, Ayaz’dan geçtik Sultan Mahmud’un bile hangi Mahmud olduğunu perdeleyecek şekilde açıklamış:
“Yani Sultan Mahmud gibi mahbubundan ayrılmış bütün âşıkların başlarında, hüznâlûd mahbubların nağmesinin tarzını işittiriyorlar."
***
Av peşinde koşarken adamlarından uzaklaşan Gazneli Mahmud bir kaç Türkmen evi gördü.
Evlerden birine yaklaştı, su istedi. Kıyâfetinden ve hâlinden onu tanıyan genç:
-Sultânım biraz istirahat buyurun, bu civarda suyu çok hoş bir çeşme var. Babam suya gitti, size o sudan takdim edeyim, dedi.
Ayaz; yoksul, tatlı dilli, konuşkan, saygılı bir gençti. Yaşayışlarından, çevreden vs. bahsederek hükümdarı oyaladı. Bir ara temiz bir kâsede soğuk su getirdi. Sultan, suyu içti, pek beğendiğini söyledi. Dayanamayıp sordu:
-Babanın su almaya gittiğini söylemiştin; bu suyu evden getirdin, nedir bunun sebebi?
-Pâdişahım, buraya geldiğinizde yorgun ve çok terliydiniz. Soğuk su dokunurdu. Sizi konuşmaya tutarak terinizin kurumasını bekledim, bağışlayın.
Gazneli, Ayaz’ın ferâsetini çok beğendi. Âilesinin rızâsını alarak onu sarayına getirdi. Çarıklarını, postunu çıkarttırıp kıymetli elbiseler giydirdi, hizmetine aldı.
Ayaz, saraya geldiği günkü postu, eski elbiselerini, çarıklarını bir odaya asmış, kapısını kilitlemişti. Her gün burada biraz oturur, kendine: “Sakın büyüklük taslamaya kalkışma, işte çarığın, posttan elbisen!” derdi.
Onu kıskanan düşmanları Sultan Mahmut’a fitlediler:
-Siz ona çok değer veriyor, ikramlarda bulunuyorsunuz ama o, sizden çaldığı altınları ve gümüşleri bir odaya saklamış; kimseyi sokmuyor.
-Gece yarısı odasının kilidini açın, o altınları, gümüş ve mücevherleri getirin; size bağışlayacağım.
Müfterîler, kapının kilidini kırdılar. Fakat odada bir çift çarıktan ve eski bir giysiden başka bir şey yok! Yaptıklarından ve söylediklerinden pişman olarak hükümdarın huzurunda af dilediler.
“Ber seri Mahmud hâ nağmehâ-yı hüzn-engîz Ayâzî”