“Eğer Allah, insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğer bir kısım insanlar vasıtasıyla ortadan kaldırmasaydı, yeryüzü fesada uğrardı...” (Bakara Suresi: 251)
“Bir topluluk, kendisine verilen kabiliyet ve nimetlerin yönünü değiştirip kendi nefislerindekini değiştirmedikçe, Allah da onlara verdiği nimeti değiştirmez...” (Ra’d Suresi: 11)
Toplumsal hayatın selameti, adaletin tesisi ve emanetin ehline verilmesiyle mümkündür. Cenab-ı Hakk’ın kâinata koyduğu içtimaî kanunlar, iyiliğin ve denetimin terk edildiği yerde fesadın yayılacağını; nimetlerin meşru daireden çıkarılması halinde ise bereketin kalkıp musibetlerin baş göstereceğini haber vermektedir.
Cumhuriyetimizin 103. yılını idrak ettiğimiz bu günlerde, ülkemiz ne yazık ki ağır ekonomik sarsıntılar ve kurumsal güven krizleriyle imtihan edilmektedir. Geçmişten bugüne uzanan denetimsizlik iddiaları ve özellikle son aylarda kamuoyunu derinden sarsan borsa ile fon piyasalarındaki usulsüzlük tartışmaları, milyonlarca vatandaşımızı maddî ve manevî anlamda mağdur etmiştir.
Piyasaları denetlemek, şeffaflığı sağlamak ve milletin alın terini korumakla mükellef olan SPK, TMSF, MASAK ile ilgili bakanlık birimlerinin, bu süreçte vazifelerini ne ölçüde yerine getirdikleri kamuoyu vicdanında ciddî şekilde sorgulanmaktadır. Anadolu irfanının “Hırsız evin içinde ise, kapı kilit tutmaz” sözünü hatırlatırcasına, denetim mekanizmalarının zafiyete uğraması, milyonlarca yatırımcıyı ve ailesini derin bir travmaya sürüklemiştir. Hukukun üstünlüğünün ve şeffaf denetimin zedelendiği her zeminde, toplumsal güvenin sarsılması kaçınılmazdır.
Ekonomik çalkantıların ve piyasa spekülasyonlarının konuşulduğu bu süreçte, mütedeyyin kesimi en çok üzen ve endişelendiren husus ise Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) ve Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) gibi güzide kurumlarımızın bu tür finansal tartışmaların içinde anılması olmuştur.
Geçmiş yıllarda Sayıştay raporlarına yansıyan bazı malî işlemlerin ardından, yakın zamanda TDV’nin 2,1 milyar liralık kaynağının bir portföy yönetim şirketi aracılığıyla fonlarda değerlendirildiği ve Kamuyu Aydınlatma Platformu (KAP) verilerine göre bu meblağda ciddî bir erime olduğu yönündeki haberler kamuoyunda büyük bir şaşkınlık meydana getirmiştir. Her ne kadar vakıf yönetimi tarafından yapılan açıklamada; “kısa sürede kullanılmayacak varlıkların faizsiz finans ilkelerine uygun şekilde değerlendirildiği” ve ortada kamuoyuna yansıtıldığı gibi bir zarar bulunmadığı vurgulansa da meselenin fıkhî ve ahlâkî boyutu çok daha derin bir hassasiyeti gerektirmektedir.
İslâm ahlakında ve vakıf medeniyetimizde temel kaide, sadece "hukuken veya şeklen uygunluk" değil, aynı zamanda töhmet mahallerinden (şüpheli yerlerden ve su-i zanna sebep olacak durumlardan) şiddetle kaçınmaktır.
Cami önlerinde, hayır çarşılarında milletin boğazından keserek, "ahiret azığı" niyetiyle verdiği sadaka, zekât ve bağışlar, spekülasyona açık, dalgalı ve kamuoyunda şaibelerle anılan borsa ve fon piyasalarının konusu olmamalıdır.
Fonlar "faizsiz finans" prensibine göre işlese dahi, finans piyasalarının karanlık ve fırtınalı denizlerinde hayır paralarının ne işi vardır? Bağışçıların zihninde şüphe uyandırmak, insanların hayır kurumlarına olan güvenini zedelemek büyük bir vebaldir.
Vakıf paralarının amacı ticarî kâr elde etmek veya portföy büyütmek değil, ihtiyaç sahibine en hızlı ve güvenli şekilde ulaşmaktır. Enflasyon karşısında değer kaybı endişesi taşıyan nakdî kaynaklar varsa, bunlar kamu bankalarında spekülasyondan uzak, doğrudan altın veya döviz gibi aslî değerler üzerinden faizsiz şekilde muhafaza edilmeli; daha da önemlisi, bekletilmeden hayır gayesine sarf edilmelidir.