Kısaca Hatt-ı Kur’ân, ecdadımızın asırlarca kullandığı, Kur’ân harfleri olan ve arapça alfabeden alınmış “Osmanlıca hat” demektir. Tarihî geçmişimizle bağımızı sağlayan 33 harften meydana gelmiş alfabedir.
Harf İnkılabı ile Latin alfabesine geçilmesi ve ibadet dilindeki reform arayışları, dine sonradan sokulan ve aslî yapıyı bozan gelişmeler (bid’at) kapsamında değerlendirilmiştir. Said Nursî, Kur’ân harflerinin terk edilmesinin bin yıllık İslâm kültürü ve hafızasıyla olan bağı koparacağını savunmuştur. Risale-i Nur Külliyatı, telif edildiği dönemin ağır şartlarına rağmen talebeler tarafından evlerde Kur’ân alfabesiyle Osmanlıca, elle yazılarak yüz binlerle nüsha halinde çoğaltılmıştır. Bu el yazısı seferberliği, hem Kur’ân harflerinin unutulmasını engellemiş hem de okuma-yazma kültürünü canlı tutmuştur.
Külliyat’ın çeşitli yerlerinde (özellikle Mektubat ve Kastamonu Lâhikası gibi eserlerde), Risale-i Nur’u Kur’ân hattıyla yazmanın ve yazdırmanın “Nur Talebesi” olmanın ve bu ünvanı kazanmanın önemli bir şartı ve vasıtası olduğu ifade edilir.
Risale-i Nur Külliyatı’nda “hatt-ı Kur’ân’ı muhafaza etmek” kavramı, Harf İnkılabı sonrası Kur’ân alfabesinin unutulmasını önlemek ve İslâm yazısını yaşatmak amacıyla Risale-i Nur’un üstlendiği temel vazifelerden biri: “Hem şimdilik bazı ulemanın yeni eserlerinde meslek ve meşrep ayrı ve bid’atlara müsait gittiği için Risale-i Nur zındıkaya karşı hakaik-i imaniyeyi muhafazaya çalışması gibi bid’ata karşı da huruf ve hatt-ı Kur’ân’ı muhafaza etmek ...” (Kastamonu Lâhikası, 43. mektup, s. 83) olarak zikredilmektedir
Risale-i Nurlar Kur’ân’ın ahirzamana bakan bir tefsiri olduğundan İslâm âlemine bakan bir yönü olduğundan bahisle, Üstad Hazretleri hatt-ı Kur’ân’ı muhafaza vazifesinin bir gerekçesi olarak, “Risale-i Nur’un mühim bir vazifesi, âlem-i İslâm’ın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan huruf-u Arabiyeyi muhafaza etmek...” (Emirdağ Lahikası, s. 112.) şeklinde ifade etmiştir.
Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur’un birinci derece vazifesinin imanı kurtarmak olduğunu, bununla birlikte bid’atlara karşı “huruf ve hatt-ı Kur’ân’ı muhafaza etmek” gibi ehemmiyetli bir vazifeyle de mükellef kılındığını tekrar tekrar zikretmiştir. Fakat Bediüzzaman Hazretleri hayatın gerçeklerini de görmezden gelmemiştir. Vakıa şu ki, Türkiye’de bütün tedrisat ve neşriyat latin alfabesiyle yapılmaktadır.
Risale-i Nurlar’ın Latin harfleriyle basılmasına, geniş kitlelerin imandan istifade edebilmesi adına 1950’li yıllara kadar “zaruret derecesinde” izin verildiği, Üstadın sağlığında ise Latin harfleriyle 1957 yılında Ankara’da Külliyatın tamamının basıldığı da bilinmektedir. Bediüzzamanın vefatından sonra da bu tarz neşriyat Nur Talebesi ağabeyler tarafından yapılmış ve günümüze kadar gelmiştir. Risale-i Nurların matbuat âleminde neşri çok şükür devam ettirilmektedir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin “Risale-i Nur zındıkaya karşı hakaik-i imaniyeyi muhafaza etmeye çalışması gibi bid’ata karşı da huruf ve hatt-ı Kur’ân’ı muhafaza etmek bir vazifesi” kelamı, Risale-i Nur Talebelerinin inançsızlık hareketlerine karşı iman esaslarını savunmanın yanında bid’atlara karşı Kur’ân harflerini de korumak gibi vazifemizin varlığını hatırlatmakta ve Kur’ân yazısı Osmanlıcanın teknik bir okuma-yazma aracından ziyade, İlâhî vahyin nüzulüyle kutsiyet kazanmış, i’cazı/mu’cizeliği barındıran bir vasfa sahip olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.
Bediüzzaman Hazretlerinin doğumundan vefatına kadar ne söylemiş ve uygulamışsa, Külliyatın tamamında yazılı metne herhangi bir ön şart getirmeden kabul edip uygulayan Yeni Asya camiası olarak basılı ve/veya internet ortamında Hatt-ı Kur’ân ile yazılmış Külliyatımız olmalıdır diye düşünüyorum. Nur talebeleri olarak ehemmiyetli bir vazifemizi de tekmil etmiş olalım vesselam...