Almanya, ilk İslâm İlahiyat Fakültesi ve Dinler Kampüsü projesiyle İslâm'ın ülkenin geleceğinin kalıcı bir parçası olduğu mesajını veriyor.
GÖRÜŞ: ALMANYA'DA İLK İLAHİYAT FAKÜLTESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
PROF. DR. İBRAHİM ÖZDEMİR
Millî Eğitim Bakanlığı'nda 2003-2010 yılları arasında 7 yıl Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü'nde görev yaptım. Bu dönemde görev gereği Alman meslektaşlarımla çok görüşme yaptık. Türk-Alman Üniversitesi'nin kuruluşunda dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'ın liderliğinde beraber çalıştık. En çok gündeme getirdikleri, hiç Almanca bilmeyen din görevlilerimizdi. Öğretmenlerden pek şikâyet yoktu. "Dilimizi, dinimizi ve kültürümüzü bilmeyen imamlar geleceğimiz için soru işaretleri oluşturuyor" diyorlardı.
Mısır ve Fas'tan gelenler de farklı değildi. "Bizi sürekli gâvur olarak sunuyorlar; cihadı da vurguluyorlar. Öyle görünüyor ki gelecekte kendi imamlarımızı kendimiz yetiştireceğiz."
Bu sözlerin üzerinden 20 yıl geçti ve Almanlar ilk İslâm İlâhiyat Fakültesi’ni kurdular. Birçok üniversitede de İslâm'la ilgili bölümler var.
Avrupa'da bir ilk
İlahiyat Fakültesi’nin açılması, Avrupa'nın din-devlet ilişkileri tarihinde sessiz ama derin bir kırılma noktası olarak görülebilir. Münster Üniversitesi ise, bir Avrupa devlet üniversitesi bünyesinde kurulan ilk İslâm İlahiyat Fakültesi'ne ev sahipliği yapan kurum oldu.
Üniversite sözcüsü Norbert Robers'in de dikkat çektiği gibi, bu adım ilk bakışta "salt idarî bir işlem" gibi görünebilir; ancak hukuken ve sembolik olarak sonuçları büyüktür. Katolik ve Protestan teolojileriyle İslâm ilahiyatı, tarihte ilk kez aynı devlet üniversitesinin çatısı altında, eşit statüde buluşuyor.
Dinin modern toplumlardaki rolü açısından bakıldığında, burada asıl önemli olan binalar ya da kadrolar değil, bir toplumun kendi geleceğine dair kurduğu tasavvurdur. Kurumlar, toplumların gelecek hayallerinin taşa ve tüzüğe dökülmüş hâlidir.
İslâm kalıcı bir unsur
Almanya, 2021'den beri inşası süren ve 2027'de açılması planlanan "Campus der Religionen" (Dinler Kampüsü) projesiyle açık ve net olarak şunu söylüyor: İslâm, bu ülkenin geleceğinde geçici bir misafir değil, kalıcı bir bileşendir. Ortak kütüphane ve ortak yemekhane gibi ayrıntılar bile, sosyal psikolojinin diliyle söylersek, "temas hipotezi"nin mimariye yansımasıdır: Farklı inanç gruplarının mensupları aynı masada yemek yiyecek, aynı raflardan kitap alacak.

On beş öğrenciden fakülteye
Fakültenin kurucu dekanı, sosyolog ve din eğitimi uzmanı Mouhanad Khorchide'nin hikâyesi de anlamlıdır. 2012'de 15 öğrenci ve üç çalışanla yola çıkan İslâm İlahiyatı Merkezi (ZIT), bugün sekiz profesör ve 50'yi aşkın çalışanıyla bir fakülteye dönüştü; öğrenci sayısının 500'ü aşması bekleniyor. Khorchide, on beş yıllık emeğin ardından gelinen noktayı bir şükür ve sorumluluk duygusuyla karşılıyor ve hedefini açıkça ortaya koyuyor: Dünyaya açık, çağdaş bir İslâm anlayışını akademik zeminde inşa etmek. Bu talep hayalî değil, somut bir toplumsal ihtiyaca dayanıyor. Yalnızca Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde İslâm din dersleri için yaklaşık 3 bin öğretmene ihtiyaç varken, bugüne kadar ancak 330 civarında öğretmen yetiştirilebilmiş. Fakülte ayrıca 2027'den itibaren "İslâm ve sosyal hizmetler" alanında yüksek lisans programı açmayı planlıyor; gençlik çalışmaları, hastane danışmanlığı ve yaşlı bakımı gibi alanlarda Müslüman sosyal hizmet uzmanlarına duyulan ihtiyaç giderek artıyor. Yani mesele yalnızca teoloji değil; doğumdan ölüme, okuldan hastaneye uzanan bir hayat döngüsünde Müslüman varlığının kurumsallaşmasıdır.
Tehdit algısından ortaklığa
Yirmi yıl önce Alman muhataplarımın dile getirdiği kaygıyı bugün daha iyi anlıyorum. Dil bilmeyen, yaşadığı toplumu tanımayan bir din görevlisi veya öğretmen, sosyal psikolojinin kavramlarıyla söylersek, "iç grup-dış grup" sınırlarını keskinleştiren bir figürdü. Cemaatine ev sahibi toplumu "öteki" olarak sunan bir din dili, hem Müslüman gençlerin aidiyet gelişimini zedeliyor hem de çoğunluk toplumunda tehdit algısını besliyor. Bu da Alman toplumunda “yabancı düşmanlığının yükselmesine” katkı sağlıyordu.
Almanya'nın bu duruma verdiği cevap, dinî duyguları ve yönelişleri küçümsemek ve İslâm'ı dışlamak değil, onu kendi akademik ve hukuki düzeni içinde muhatap almak oldu. Bu, entegrasyon literatüründe "asimilasyon" ile "gettolaşma" arasındaki üçüncü yolu temsil ediyor: kurumsal tanıma yoluyla karşılıklı dönüşüm.
Yeni fakültenin ilkeleri de bu yönelimi yansıtıyor: İnanç ile demokrasinin çelişmediği vurgulanıyor; Kur'an'a bilimsel ve çağdaş bir yaklaşım ile dinler arası diyalog benimseniyor; dinî gerekçelerle meşrulaştırılan her türlü şiddete ve dinin ideolojik araçsallaştırılmasına açıkça karşı çıkılıyor. Aşırılıkçılığa ve antisemitizme mesafe, kurucu metinlerde yazılmış durumda.

Etkisi Avrupa'yı aşacak
Dikkat çekici bir başka husus, gelişmenin uyandırdığı küresel yankıdır. Khorchide, Afrika ve Asya'dan medya kuruluşlarının konuyu haber yaptığını, dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkesi Endonezya'dan gelen taleplerin özellikle doktora düzeyinde yoğunlaştığını aktarıyor. "İnsanlar dünyaya açık bir İslâm anlayışına özlem duyuyor" tespiti, meselenin yalnızca bir Alman iç meselesi olmadığını gösteriyor. Saraybosna'da köklü bir ilahiyat fakültesi zaten var; ancak o, devlet yükseköğretim sistemi içinde yer almıyor. Münster'in farkı ve öncülüğü tam da burada.
Dönüm noktası
2005-2013 yılları arasında Federal Eğitim Bakanı olarak görev yapan ve İslâm İlahiyatının Alman üniversitelerine yerleşmesinde kilit rol oynayan Annette Schavan, bu adımı bir "dönüm noktası" olarak nitelendiriyor ve fakültenin akademik ilâhiyat çalışmalarını bütünüyle güçlendireceğini, Avrupa çapında dikkat çekeceğini öngörüyor. Fakültenin resmî kuruluş kutlaması 24 Eylül'de üniversitenin tören salonunda yapılacak.
Bize düşen ders
Yirmi yıl önce "kendi imamlarımızı kendimiz yetiştireceğiz" diyen Alman meslektaşlarım sözlerini tuttular. Şimdi soru bize dönüyor: Avrupa'da doğup büyüyen, iki dilli, iki kültürlü milyonlarca Müslüman gencin dinî ve entelektüel ihtiyaçlarına hangi kurumlarla, hangi dille cevap vereceğiz?
Münster deneyimi, İslâm'ın Avrupa'da bir "problem" olarak değil, akademik ciddiyetle muhatap alınan bir medeniyet birikimi olarak konumlandırılabileceğini gösteriyor. Almanların gelecek tasavvurunda İslâm artık bir soru işareti değil, bir cümlenin aslî öğesidir. Asıl mesele, o cümleyi kimin, hangi ufukla kuracağıdır.