Bir konu müzakere ediliyordu. Topluluktan birisi diğerine lafın gelişi “Allah’tan kork!” dedi.
Cevap, “İnanmıyorum ki. Neden korkayım?” oldu. Müzakere gülüşmeler ve çilingir sofrası muhabbetleriyle devam etti. Konuşmaya şahit olan kişi “Gerçekten inanmayınca korkulmaz mı?” diye düşündü. Birden aklına Don Kişot’un maceraları geldi. Şekli belirsiz garip bir gülümsemeyle “Don Korkusuz(!)” diye söylendi. Oradan ayrılırken konu istemsizce aklında detaylanmaya başladı.
Yılan bulunan bir yerde “Yılana inanmıyorum.” diyen, yılan korkusundan emin olur muydu? “Saçma.” dedi. Allah’tan korkmak böyle bir şey değildi. Allah korkusu daha ulvî bir şey olmalıydı. Mü’min inandığını severdi. Sevdiğini incitmekten çekinirdi. Bu ulvî bir korku unsuruydu. İnanmayan bir kalp şu sevgiden mahrumdu. İkinci korku, emre itaatsizlikten dolayı ihtar edilen cezalar içindi. Aslında inanmayan kişi o nehyin neticesindeki cezadan çok korkmaktaydı. Onun için çareyi kendince inanmamakta arıyordu. Asıl mesele bu olmalıydı. Çünkü cesaretin kaynağı imandı. Korkaklığın sebebi ise sapkınlık ve Allah’a isyandı. Tabiri caizse “İnanmıyorum ki. Neden korkayım?” repliği nefsin kendini aldatma kamuflajıydı.
Zihninde “Don Korkusuz(!)” olarak şekillenen “Bay Korkusuz” üzerinden düşünceleri devam etti. “Don” kelimesi İspanyolcada efendi, bey anlamında kullanılmaktaydı. Şövalye romanları okuyarak aklını kaybeden şahıs kendine Bay Kişot manasında o ismi takmıştı. Yel değirmenleri ile savaşmıştı. Ondan daha akıllı olan ancak onun boş vaadleriyle kendi kendisini aldatmayı tercih eden Sançho Panza ile yaşadığı maceralardan sonra ölüm döşeğinde aklı başına gelmişti. Elde kalan semeresiz bir hayatla ölüme merhaba demişti.
Bay Korkusuz ve onun gibiler, Don Kişot gibi hayal dünyasında yaşamaktaydılar. Hayatları yel değirmenlerinin çarklarında mızrak feda etmekle, hayalî ve sonuçsuz mücadelelerle geçmekteydi. Canhıraş mücadeleleri tatminsizlikle sonuçlanmaktaydı. Bunun şahidi ise şayet çürümemişse vicdanları olacaktı. Onu da çilingir sofralarında kamufle etmekteydiler.
Şeytanlaşmış insanları kral görüp diz çökerek şövalyelik isteyen rezillikle yücelerek firavunvari gururlarını okşamak arzusundaydılar. Her menfaatli şeye ilâh muamelesi yapmaktaydılar. Nemrutvari inatlarıyla bir gram lezzet için sonu gelmeyen bir zilleti kabul etmekteydiler. Kendinden üstün olduğunu düşündüklerinin ayağına kapanırken, kendinden alçakta gördüklerine karşı zorba bir gurur sahibiydiler. Bütün gayretleri şehvetlerinin ve heveslerinin tatmini idi.
Belki ölümle burun buruna gelince akılları başlarına gelecekti. “Nitekim onlardan birine ölüm gelip çattığında, 'Rabbim! Beni dünyaya geri gönder ki, boşa geçirdiğim ömrümde iyi işler yapayım' der. Hayır! Onun söylediği bu söz boş bir laftan ibarettir."1 ayetinde belirtildiği gibi, dünyaya dönüp iyi bir kul olmak için yalvaracak, ancak bu istekleri reddedilecekti.
“Evet! Bu Don Korkusuzların(!) sözleri boş bir laftan ibaretti. Allah bizleri onların boş laflarına ve vaadlerine muhatap Sançho Panza yapmasın. Böyle cahiller için Shakespeare ne güzel demiş:
“Kelimelerin uçuyor, ama düşüncelerin yerde,
Düşüncesiz kelimeler asla gidemez Cennet’e…
Anladım artık, cehalet Allah’ın lanetidir,
Bilgiden kanatlar tak uçmak için Cennete.”
Böylelere söylenecek tek söz: Ey Don Korkusuz(!) “Senin o ömr-ü bâkîden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!”2 olacaktır.
Dipnotlar:
1- Mü'minûn Suresi: 99-100.
2- Mesnevî-i Nuriye, s. 145.