İslâm dini, bir medeniyet potansiyeli taşıdığını geçmişte ispat etmiş. Acaba İslâmın “ruh-u aslî”sini incitmeden, Kur’ân’dan ilham alarak, bütün insanlık için yeni bir medeniyet inşası mümkün mü?
İlimde, eğitimde, ahlâkta, mimarîde, edebiyatta, musikide, ticarette öncülük eden İslâm dini bugün yeni bir medeniyete ilham kaynağı olamaz mı?
Bugün Müslümanlar bir medeniyet tasavvurundan uzak görünüyor sanki. “Sâni” (Sanatkârane yaratan, Allah) ismi, özellikle “Sânî-i Hakîm”, “Sâni-i Zülcelâl” gibi terkibî kullanımlarıyla Risale-i Nur Külliyatı’nda çok sık geçiyor. Peki, Müslümanların özelde risale okuyanların gündeminde sanat ne kadar yer tutuyor? Güzel sanatlarla aramız nasıl?
***
İnançlar ruhuna uygun yaşanmadıkça, kanunlar ruhuna uygun uygulanmadıkça, en şifalı ilaçlar reçeteye göre kullanılmadıkça tesirli olması mümkün değildir.
Bediüzzaman Müslümanların geri kalmasından “ciğeri yanmış gibi feryad u figan ederek” der ki:
“İslâmiyetin mağz ve lübbünü [özünü ve hakikatlerini] terkederek kışrına ve zahirine [kabuk ve dış görünüşe] vakf-ı nazar ettik ve aldandık.
Ve sû’-i fehm ve sû’-i edeb [yanlış anlama ve edepsizlikle] ile İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti îfa edemedik. Zira biz [...] kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak bizi dünyada te’dib için zillet ve sefalet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak yine onun merhametidir.” (Muhakemat, s. 9.)
Bediüzzaman’ın feryadının sebebi İslâm’ı yanlış anlayarak (ilmî yönü) ve edepte kusur ederek (amelî yönü) hakkını ve lâyık olduğu hürmeti îfa etmeyişimizdir.
Özünü kavramadan şekilcilikle, dinî değerleri istismar ederek “doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete layık doğruluğu” yaşamak mümkün değildir.
***
Medeniyet insanların ya tamamına (küll) saadet veya en azından çoğunluğa (ekseriyete) mutluluk ve kurtuluş temin etmelidir. Ekseriyeti fakirlik ve zulme mahkum edip, sadece azınlığı mutlu etmek değildir.
Medeniyetler toplumların çoğunluğu tarafından oluşturulmaz, bir günde kurulmaz, bir süreç içinde gelişir. Çoğu zaman bir peygamber, bir lider veya bir düşünür tarafından şekillendirilir.
Bediüzzaman, medeniyetin insanlığın ortak malı olduğunu, hiç kimsenin tek başına “temellük” edemeyeceğini söyler ve dört kaynağının bulunduğunu ifade eder:
Telâhuk-ı efkar, (fikirlerin birbirine eklenmesi), semavî şerayi’, (semavi dinler), hâcât-ı fıtriye, (fıtri ihtiyaçlar) ve hususiyle şer-i Ahmedî (İslamiyet). (Sözler, s. 655) “Medeniyetler ittifakı” aslında insanlığın ortak paydasıdır.
***
Avrupa’yı ikiye ayıran Bediüzzaman, İsevîlilik hakikî dininden aldığı feyizle insanlığın içtimaî hayatına faydalı sanatlar, adalet ve hakkaniyete hizmet eden birinci Avrupa’yı takdir etmektedir.
Bozuk olan ikinci Avrupa’yı “sefih medeniyet” olarak nitelemektedir. Eserlerinde Kur’ân medeniyeti ile Avrupa medeniyetinin mukayesesini yapmaktadır.
Avrupa medeniyetinin İslâm âleminin fıtrat ve tabiatına muhalif olduğunu ve ona “yapışılmaması” gerektiğini, seyyiatı hasenatına üstün gelen Batı medeniyetinin “maslahat-ı beşer fetvasıyla menhus ve intibah-ı beşerle mahkûm-ı inkıraz” ve “manen vahşî bir medeniyet” olduğunu ortaya koymuş, (Sünühat, s. 46.) ve bütün insanlığı kucaklayacak bir medeniyet düşüncesine yönelmiştir.
İnsanlığın sıkıntı ve bunalımlarına çare olacak ter ü taze Kur’ânî formülleri ortaya koymuştur. Beşeriyet, kıyamet kopmadan bir saadet reçetesi arıyorsa bu sese kulak vermelidir.
Çünkü yeni bir medeniyet ancak yeni bir farkındalıkla, taze bir şevk ve gayretle, yeniliğe açık estetik bir anlayışla kurulabilir.