[Bu yazı, YÖK Prof.Dr. Erol Özvar’ın üniversitelere yaptığı çağrıdan önce kaleme alınmıştır.]
- Uzun yıllara yayılan bir çatışmanın bilançosu, yalnızca hayatını kaybedenlerin sayısıyla anlatılamaz. Kaldı ki o sayı üzerinde bile bir mutabakat yoktur.
- Bu rakamsal belirsizliğin kendisi bile, üzerinde ne kadar az ortak hafıza kurabildiğimizin bir göstergesidir. Ama asıl mesele rakamların ötesindedir.
GÖRÜŞ - Prof. Dr. İbrahim Özdemir
Türkiye, yaklaşık yüz yıldır çözülemeyen Kürt meselesini bu kez hukukun ve siyasetin diliyle sonuçlandırmaya çalışıyor. 8 Ağustos 2026 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan 7595 sayılı “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”, bunun somut bir örneği.
Silahların susması, insanımızın ölmemesi, yeni bir sayfanın açılması, yeni bir dilin inşa edilmeye çalışılması sevindirici. Eksikliklerine rağmen, tüm bunlar hem siyasî hem de insanî açıdan tarihî bir eşiktir ve içtenlikle desteklenmeyi hak eder.
Türkçe'yi ilkokulda öğrenmiş ve hayatı boyunca bu sürecin çeşitli acılarına ve travmalarına tanık olmuş bir akademisyen olarak, bu umutlu eşikte sessizce gözden kaçan bir gerçeği hatırlatmak istiyorum. Bu konudaki görüşlerimi daha önceki “akil adamlar” inisiyatifine de sunmuştum.
Öncelikle şunu vurgulamak isterim:
Bir çatışmayı hukuken sona erdirmekle, o çatışmanın insanların ruhunda ve toplumun hafızasında açtığı yarayı iyileştirmek aynı şey değildir.
Yasa, barışın hukukî çerçevesini kurabilir. Fakat barışın toplumsal ve manevî olarak kökleşmesi için insanların, özellikle de fiilen çatışmalara katılmış olanlarımızın, yaralarının da iyileştirilmesi gerekir. Silahların sustuğu yerde savaş bazen bitmez; sadece cephe değiştirir ve insanın içine taşınır. Son zamanlarda Amedspor'a ve Karadeniz’de fındık toplayan Kürt mevsimlik işçilerine gösterilen tepkiler bunu işaretidir.
Ölü sayısıyla ölçülemeyen bir bedel
Uzun yıllara yayılan bir çatışmanın bilançosu, yalnızca hayatını kaybedenlerin sayısıyla anlatılamaz. Kaldı ki o sayı üzerinde bile bir mutabakat yoktur: Farklı taraflar ve kaynaklar, on binlerle ifade edilen (resmî rakamlar elli bin diyor), birbirinden hayli uzak rakamlar dile getirmektedir. Bu rakamsal belirsizliğin kendisi bile, üzerinde ne kadar az ortak hafıza kurabildiğimizin bir göstergesidir.
Ama asıl mesele rakamların ötesindedir.
Ölenlerin anne ve babaları, eşleri, çocukları, kardeşleri; yaralananlar, uzuvlarını yitirenler, yerinden edilenler; çatışmaya bizzat katılmış olanlar ve onlarca yıl korku, kaygı ve tetikte olma hâliyle yaşamış milyonlar da bu travmanın taşıyıcısıdır. Bir annenin bekleyişi, bir çocuğun eksik büyümesi, bir köyün boşalması hiçbir istatistiğe sığmaz. Şahsen birçok faili meçhul aileyi dinledim. Oğlunun mezarını görmeden vefat eden Berfo anayı, ya da evladını şehit vermiş anne babaları hangi vicdan sahibi unutabilir?
Bundan dolayı acının hem Türk hem de Kürt toplumunda, çatışmanın her yanında biriktiğini unutmamak gerekir. Yas, taraf tutmaz. Bir evladını yitiren anne, hangi kimlikten olursa olsun aynı sessizlikle sabahlar. İşte bu yüzden karşımızda yalnızca çözülmesi gereken bir siyasî sorun değil, aynı zamanda iyileştirilmesi gereken çok geniş bir toplumsal yara vardır.

Barış, yalnızca silahların susması değildir
Danimarkalı bir meslektaşım, Bosna, Afganistan ve Irak'ta müttefik birliklerle görev yapmış, ardından ülkelerine dönen askerlerin taşıdığı görünmez yükler ve yaralar üzerine çalışmış bir psikolog. Türkiye'deki yeni süreçten söz ettiğimde bana yalın bir uyarıda bulundu: Uzun çatışmalardan dönen insanların yaraları yalnızca bedenlerinde değildir; savaş, insanın zihninde, hafızasında, vicdanında ve dünyayla kurduğu güven ilişkisinde de derin izler bırakır.
Bu uyarı üzerinde durmaya değer. Çünkü ateşkes ilan edildiğinde savaşın psikolojik ve manevî sonuçları kendiliğinden ortadan kalkmaz. İnsanlar evlerine döner; fakat kimi zaman savaş onların içinde yaşamaya devam eder.
Dünyanın deneyimi bize ne söylüyor?
Başka ülkelerin deneyimi, bu uyarının boş bir kaygı olmadığını gösteriyor. Bosna ve Balkanlar'daki savaşların üzerinden yıllar geçtikten sonra beş ülkede yürütülen geniş bir araştırma, savaştan etkilenmiş nüfus içinde travma sonrası stres bozukluğunun (TSSB) her üç kişiden birine varan oranlarda görülebildiğini ortaya koymuştur.
Yani barış anlaşmaları imzalandıktan çok sonra bile, insanların önemli bir bölümü hâlâ savaşın içinde yaşamaya devam ediyordu.
Irak ve Afganistan'dan dönen Amerikalı gaziler üzerine yapılan büyük ölçekli bir sağlık taraması ise, cepheye gönderilmiş askerlerin yaklaşık yüzde on altısında TSSB belirtilerine rastlandığını göstermiştir. Rakam, "savaş bitti" cümlesinin bir bireyin iç dünyasında hiçbir şeyi otomatik olarak bitirmediğini hatırlatır.
İngiltere’nin Falkland Savaşı örneği ise bize ayrı bir ders verir; ama beklenenden farklı bir ders. Yıllarca dilden dile dolaşan bir iddia vardı: sözde, savaştan dönen İngiliz gazilerinden intihar yoluyla ölenlerin sayısı, cephede ölenlerin sayısını aşmıştı. Oysa İngiliz Savunma Bakanlığı'nın 1982–2013 dönemini kapsayan resmî incelemesi bu iddiayı doğrulamamıştır: çatışmada 237 kişi hayatını kaybederken, gaziler arasında intihar ve şüpheli ölümlerin sayısı ise 101.
Bütün bu deneyimlerin ortak dersi tektir: Savaşın sona ermesi ile savaş travmasının sona ermesi aynı şey değildir.
Bu, yalnızca klinik bir mesele değildir
O hâlde üniversiteler olarak çatışmaya katılmış, yaralanmış, yakınını yitirmiş ya da savaşın dolaylı mağduru olmuş insanların manevî yaraları için mekanizmaları, bu süreç olgunlaşırken kurmalıyız. Dahası, bunu yalnızca psikiyatristlere ya da klinik psikologlara havale etmek yetmez. Çünkü savaş travması yalnızca bir klinik tablo değildir.
Aynı zamanda bir yas meselesi, bir hafıza meselesi, bir adalet meselesi, bir anlam meselesi, bir vicdan meselesi, bir kimlik meselesi ve nihayetinde bir barış kültürü meselesidir.
İşte tam bu noktada felsefe bölümlerinin söyleyeceği bir söz olmalı. İnsan, büyük acıların ardından yalnızca "Ne yaşadım?" diye sormaz. Asıl ağırlaşan sorular sonra gelir:
Yaşadığım bunca acının anlamı nedir?
Kaybettiklerimle nasıl yaşayacağım?
Karşı tarafta gördüğüm insanı yeniden bir insan olarak görebilir miyim?
Affetmek mümkün müdür?
Mümkünse bedeli nedir?
Adalet ile barış birbirinin düşmanı mıdır, yoksa biri olmadan öteki ayakta duramaz mı?
Belki hepsinden zoru: Travmadan sonra hayatıma yeniden nasıl bir anlam verebilirim; kendi hafızamla toplumun hafızasını nasıl uzlaştırabilirim?
Bunlar, tıbbın tek başına cevaplayamayacağı; felsefenin, psikolojinin, ilahiyatın, edebiyatın ve ortak vicdanın birlikte üstlenmesi gereken sorulardır.
Gerçek barış, düşmanı yeniden insan olarak görebilme cesaretiyle başlar.
Bu soruların en çetini hafızayla ilgili. Her acı çeken insan kendi hakikatini taşır; oysa bir toplumun barışı, birbiriyle çelişen bu bireysel hafızaların ortak bir zeminde buluşabilmesini gerektirir.
Bir tarafın "kahraman" dediğine öteki taraf başka bir ad verebilir; birinin yası, ötekinin öfkesiyle kesişebilir. Bireysel hafızayı yok saymak yarayı derinleştirir; toplumsal hafızayı tek bir anlatıya hapsetmek ise yeni bir haksızlık üretir. İyileşme, ancak farklı acıların birbirini duyabildiği, kimsenin kaybının inkâr edilmediği bir hafıza kültürüyle mümkündür. Bu da kendiliğinden oluşmaz; sabırla, yöntemle ve birlikte inşa edilmesi gereken bir emektir.
Üniversitelere çağrı
Türkiye'nin üniversiteleri, bu tarihî süreçte yalnızca yeni yasanın hukukî ve siyasî boyutunu inceleyen kurumlar olarak kalmamalıdır. Barış, çok-disiplinli bir emektir. Psikoloji, psikiyatri, felsefe, felsefî danışmanlık, ilâhiyat, sosyoloji, tarih, hukuk, iletişim, eğitim ve barış çalışmaları aynı masada buluşmalıdır.
Üniversiteler bünyesinde Barış ve Çatışma Çalışmaları Merkezleri, Travma ve Toplumsal İyileşme Programları, Savaş Sonrası Psikolojik Destek Birimleri, Yas ve Hafıza Çalışmaları, Felsefi Danışmanlık Merkezleri ile Toplumsal Diyalog ve Uzlaşma Programları kurulabilir.
Bu yapılar birer akademik süs olmamalıdır. Aynı anda üç işi birden görmelidirler: Araştırma yaparak bu toprakların travmasını kendi kavramlarımızla, kendi dilimizle anlamak; saha hizmeti sunarak yaslı ailelere, gazilere ve yerinden edilmişlere doğrudan ulaşmak. Dahası, eğitim vererek okullara, kamu kurumlarına, din görevlilerine ve gençlere iyileştirici bir dil kazandırmak.
Sınıfta üretilen bilgi ile köydeki annenin acısı arasında bir köprü kurulmadıkça, hiçbir merkez amacına ulaşmış sayılmaz. Bu yapılar, çatışmanın her tarafındaki insana — Türk'e ve Kürt'e, gaziye ve mağdura, yaslı anneye ve yerinden edilmiş çocuğa — eşit mesafede ulaşmalıdır. Onlara yalnızca "artık savaş veya terör bitti" demek yetmez; savaş sonrası hayatlarına da eşlik etmek gerekir.
Barışın ikinci aşaması
Belki de Türkiye'nin önündeki en zorlu görev, silahların susmasının ardından başlayacaktır.
İlk aşama silahların susmasıdır ve bir süredir sustu.
İkinci aşama, insanların birbirini yeniden dinleyebilmesidir.
Üçüncü aşama, toplumsal hafızanın onarılmasıdır.
Dördüncü aşama ise birlikte yaşama iradesinin yeniden kurulmasıdır.
Bu aşamalar için yalnızca hukuka değil; psikolojinin, felsefenin, eğitimin, sanatın, edebiyatın, dinin, tarihin ve bütün toplumsal bilimlerin imkânlarına ihtiyacımız var. Çünkü gerçek barış, çatışmanın yokluğundan ibaret değildir. Gerçek barış, insanların geçmişin acılarıyla yüzleşerek geleceği birlikte kurabilecek olgunluğa erişmesidir.
Türkiye bugün yeni bir kapının eşiğindedir.
Bu kapıdan yalnızca siyasetçiler ve hukukçular değil; üniversiteler, bilim insanları, aydınlar, sanatçılar, sivil toplum ve toplumun bütün vicdan sahibi kesimleri birlikte geçmelidir.
Son tahlilde üniversitelerimize sormamız gereken soru şudur:
Türkiye'nin üniversiteleri, barışın yalnızca hukukî ve siyasî boyutuna değil; insanların ruhlarında ve hafızalarında açtığı yaralara da cevap vermeye hazır mı?
YÖK’e Çağrı: Barış Akademisyenleri'nin hakları iade edilsin
Üniversitelere “Terörsüz Türkiye” çağrısında bulunan YÖK Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar’a biz de bir çağrıda bulunuyoruz:
On yıl önce barış çağrısı yapan ve “Barış Akademisyenleri” olarak bilinen akademisyenlerin üniversitelerine, öğrencilerine ve kürsülerine dönmelerinin önünü açın.
11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi bin 128 akademisyen imzaladı; kısa süre içinde imzacı sayısı 2 bin 212’ye ulaştı. Bu akademisyenler, çatışmaların ve sivil ölümlerin sona ermesi, demokratik ve barışçıl çözüm yollarının işletilmesi çağrısında bulundular. Ancak barış talebinde bulunmaları ağır bedellerle karşılaştı.
Süreç içinde akademisyenler hedef gösterildi, tehdit edildi, haklarında soruşturmalar açıldı, gözaltına alındı ve tutuklananlar da oldu.
822 akademisyen yargı önüne çıktı. OHAL döneminde ise 406 imzacı akademisyen KHK’larla kamu görevinden ihraç edildi. Bunun yanında özel üniversitelerden işten çıkarılanlar, istifaya zorlananlar ve emekli olmak zorunda kalanlar da oldu. Toplamda 549 Barış Akademisyeni işini kaybetti; pek çoğu öğrencilerinden, üniversitelerinden ve akademik yaşamlarından koparıldı.
Daha da önemlisi, Anayasa Mahkemesi 2019 yılında barış bildirisinin imzalanması nedeniyle akademisyenlerin cezalandırılmasının ifade özgürlüğünün ihlali olduğuna hükmetti. Buna rağmen mağduriyetlerin tamamı ortadan kaldırılmış değil.
Bugün Türkiye “Terörsüz Türkiye” ve yeni bir barış iklimi arayışını konuşuyorsa, on yıl önce barış talep ettikleri için bedel ödeyen akademisyenleri hatırlamak ve onların haklarını teslim etmek bu sürecin en anlamlı adımlarından biri olacaktır.
Çünkü onlar, bugün TBMM’de ve Türkiye siyasetinde tartışılan birçok meselenin yıllar önce demokratik siyaset, müzakere, hukuk ve barış yoluyla çözülmesi gerektiğini söylüyorlardı. Barış istemenin suç değil, demokratik toplumun temel sorumluluklarından biri olduğunu hatırlattılar.
Bu nedenle YÖK’e çağrımız açıktır:
“Terörsüz Türkiye” hedefi, yalnızca yeni bir siyasî söylem olarak kalmamalıdır. Üniversiteler de bu yeni dönemin öncüsü olmalıdır. Bunun ilk adımlarından biri, barış talep ettikleri için mağdur edilen akademisyenlerin haklarının eksiksiz biçimde iade edilmesi ve üniversitelerine dönmelerinin sağlanmasıdır.
YÖK bu adımı daha fazla geciktirmemelidir.
Çünkü gerçek bir barış, yalnızca silahların susmasıyla değil; adaletin, özgürlüğün, hukukun ve akademik özgürlüğün yeniden tesis edilmesiyle mümkündür.