Risale-i Nurlar’da sıkça geçen acz ve fakr yolunu, aciz ve fakir hissetmediğim anlarda, anladığımı düşünürdüm.
Bu sebeple acziyetimi, fakirliğimi, kuvvetsizliğimi, beceriksizliğimi, akılsızlığımı, çaresizliğimi hep kaçılması gereken “istenmeyen” haller ve zaman dilimleri olarak gördüm. Bu anlar olmasa daha iyi kulluk edebileceğimi düşünüyordum. Bu istenmeyen haller ve zamanlar beni Rabbimden uzaklaştırıyordu sanki. Halbuki her şey yolunda gittiğinde(!) ubudiyetim daha uygun ve münasip gözüküyordu.
Evlatlarımız karşısında sakin, sabırlı, olgun ve müşfik olduğumuzda daha iyi bir anne baba olduğumuzu düşünürüz. Kontrolü sağlayabilen yönümüzü, gördüğümüzde bu bize mutluluk verir. Ana babalığın başarısı bu anların çokluğu ile ölçülür. Toplum, medya, pedagoglar, aile danışmanları kendini kontrol edebilen, regülasyonu sağlayabilen bireyi alkışlar durur. Tüm bu baskılar birey üzerinde devasa bir yük ve ümitsizliği beraberinde getirir. Çünkü gerçek hayat böyle değildir.
İyi ki de böyle değildir. Ahirzaman insanı olarak aciz ve fakir hissetmeye her zamankinden çok daha muhtaç durumdayız. Tüm bu kendini iyi hissetme, otokontrol saçmalıklarını acz ve fakr yaralarının üzerini örtmek ve bu histen nefret edercesine kaçmak için ıslah edici(!) bir yol olarak sunuyorlar. Bu konu annelik meselesinde daha da tırmandırılıyor.
Evlat, Rabbine kul olmayı becerebilmiş bir ana babanın ocağında terbiye alır. O terbiyeyi de Rabbinden alır. Evlatlarımız karşısında kontrolü kaybettiğimiz anlar, Rabbimiz karşısında değer kazandığımız anlar olabilir. Çaresizliği iliklerimize kadar hissettiğimiz anlar, esas çare olan anlar olabilir. Bağırıp çağırıp kötü anne(!) olduğumuz anlar, tevbe kapısının açık olduğu ve pişmanlığın utancıyla O’na (cc) sığındığımız anlar olabilir.
Bu da şeytanın ıslah edici(!), yepyeni oyunu işte. “Çocuğumda travma oluşturuyorum” korkusunu, Rabbimden uzaklaşıyorum korkusuna baskın kılmak.