Biz farz vazifeler deyince İslâm’ın beş şartını ve elli dört farzı anlardık.
Fakat Üstad Bediüzzaman, İttihad-ı İslâm için bir de “bu asrın en büyük farz vazifesi” tabirini kullanmıştır. Gerekçesine bakınca hak vermemek elde değildir. Hakikaten bugün, Kur’ân-ı Kerîm’in emri olan ittihad-ı İslâm öyle bir rüchaniyet kesbetmiştir ki, âdeta en büyük farz mertebesine çıkmıştır.
Bu hakikate daha kendi devrinde dikkat çeken merhum ve mağfur padişah Yavuz Sultan Selim de şöyle demiştir:
“İttihatken savlet-i a’dâyı def’e çaremiz; ittihad etmezse bu millet tâ kûşe-i kabrimde bîkarar eyler beni.”
Böylece Cenab-ı Hakk’ın, “Va’tasımû bi hablillâhi cemî’an ve lâ teferrekû.” (Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın.) (Âl-i İmrân: 103) emrine dikkat çekmiş ve buna imtisal etmiştir.
Nitekim o ihlâsla akla hayale gelmeyecek büyük işler başarmış, Osmanlı Devleti’ni birkaç kat büyütmüş ve dünyanın gidişatını değiştirmiştir. Bediüzzaman’ın, “Yavuz Sultan Selim’e biat ettim.” sözü de onu asırlar sonra tasdik eden bir ifadedir.
İttihad öyle bir farzdır ki, tabiri caizse diğer farzların da teminatıdır. Zira insanın önce kendi vatanında hür yaşayabilmesi büyük ehemmiyet taşır. Şairin, “Ey vatan, kucağına atılır hak oluruz; sen olmazsan biz helâk oluruz.” mısraları da bu hakikate işaret eder.
Aslında bu daire yalnız Türkiye ile sınırlı değildir; âlem-i İslâmı, hatta hak dinin tebliğinden doğan mesuliyetimiz sebebiyle bütün insanlığı da içine alır. Evet, Müslümanlar olarak böyle bir sorumluluğumuz vardır.
Onun içindir ki Üstad bize “Eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin torunları” diye hitap eder.
Demek ki Türkiye’nin yalnız kendi sınırları içinde değil, diğer İslâm ülkeleri ve bütün insanlık ailesiyle de tarihî ve manevî münasebetleri vardır. Tarihimizden gelen veraset sebebiyle onların dinini, imanını, namusunu ve şerefini koruma sorumluluğumuz bulunmaktadır. Onlar bunu istemeseler bile, düşmanın telkinleriyle bundan uzaklaşsalar bile, bu mesuliyeti terk edemeyiz.
Bediüzzaman bu hakikati şöyle ifade eder:
“İşte ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlatları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîlerden beri bin senedir Kur’ân-ı Hakîm’in bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’ân’ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’ân’a ve İslâmiyet’e kale yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı def ettiniz...”
Ve devamında Mâide Suresi’nin 54. ayetine işaret ederek Türk milletinin bu vazifeye mazhar olduğunu ifade eder. Ardından şu ikazı yapar:
“Şimdi Avrupa’nın ve Frenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup şu ayetin evvelindeki hitaba mazhar olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız.” (Mektubat, 26. Mektup)
Bediüzzaman, bu ayet-i kerîmenin Türk milletine işaret ettiğini söyler. Bunun içindir ki,
“Mekke’de de doğsam Türkiye’ye gelirdim.” sözüyle bu misyona dikkat çekmiştir..
Bugün Mekke Sözleşmesi bu vazifenin icrasına bir vesile olabilir.
Böyle hayatî bir meseleye ırk veya parti mülâhazasıyla bakılmamalıdır. İktidar partisine karşı bazı “rezervler” olabilir; fakat hayırlı bir meselede sırf muhalefet saikasıyla karşı çıkmak dine zarar verir.
Asıl prensip şudur:
“İktidarın müsbetlerine evet, menfîlerine hayır.”