İlâhî dinler için en büyük felâket, o dinin siyasallaşması ve dünyevîleşmesidir. Hatta bu durum, o dinin marjinalleşip kitabının bozulmasına kadar gidebilir ve tarihte bu görülmüştür.
Bunun en bariz misali; Hz. Yakub’un büyük oğlu Yahuda ile başlayıp ırkîleşerek bozulan Yahudîlik ve MS 325’te toplanan İznik Konsili sonrasında, Pavlos ile Roma Kralı Konstantin arasındaki anlayışla siyasallaştırılan Hıristiyanlık gibi örneklerdir. Hatta Konstantin’in, Hıristi- yanlığı paganlaştırma sürecinde Hz. İsa’ya “Tanrı’nın oğlu” denilmesini yaygınlaştırarak inancı farklı bir mecraya sevk ettiği de tarihî kaynaklarda yer alır.
İşte bu gibi sebeplerden dolayı, aynı duruma Müslümanların düşmemesi için Said Nursî “Eûzü billahi mine’ş-şeytani ve’s-siyaseti” diyerek kesin tavrını ortaya koymuştur.
(Lem’alar, Mektubat, Tarihçe-i Hayat ve Eski Said Dönemi)
Gerçi Kur’ân-ı Kerîm’in lâfzı Cenab-ı Allah’ın teminatı altındadır, kimse onu bozamaz; ancak meal yoluyla manasının tahrif edilmesi suretiyle aynı maksada hizmet edilmesi tehlikesi vardır. Günümüzdeki en büyük sıkıntılardan biri de budur.
Bu ifadelerden sonra kimse bizim siyasete ehemmiyet vermediğimizi veya yok saydığımızı zannetmesin. Biz, yerinde siyasetin de bir idare ve netice alma sanatı olduğunu, hatta İslâm siyasetinin varlığını da kabul ederiz. Ayrıca siyaseti menfî ve müsbet olmak üzere ikiye ayırırız:
Menfîsi: İdeolojik siyasettir. İnsanlığı hayvanlaştırmaya çalışarak müsbet ilmi dahi alet eden Darwinizm gibi akımlar bu gruba girer.
Müsbeti ise İslâm siyasetidir ki, yaratılış maksadına uygun olarak insanı Allah’a imanla gerçek manada insanlaştırır. Asr-ı Saadet bunun en güzel misalidir. Nitekim Üstadın ifadesiyle: “İman, insanı insan eder; belki insanı sultan eder... Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.”
Meselâ Hz. Muhammed’in (asm) Medine Sözleşmesi; insanları batıl inançlardan ve çeşitli fitnelerden kurtarıp sırat-ı müstakîme yönlendiren büyük bir İslâm siyasetidir. Yani bizim en mühim hedefimiz; dini siyasete alet etmeden, siyaseti dine hizmet ettirebilmektir. Asrımızda bunun güzel misallerinden biri de Adnan Menderes ve Demokratlar olmuştur. Maksat, siyasetin hedefini doğru tayin etmektir. Nitekim hadiste ifade edildiği üzere: “Ameller niyetlere göredir.”
Günümüzde Yahudî ve bilhassa Evanjelist Hıristiyan çevrelerde bu menfî siyasî niyetler öyle boyutlara ulaşmıştır ki; dünya emperyalizmi uğruna sadece Gazze’deki masum çocuklara değil, canlı-cansız birçok varlığa zarar veren uygulamalar ortaya çıkmıştır. Bununla da kalmayıp, insanlık onurunu zedeleyen pek çok ahlâkî sapma ve zulüm, bu tür siyasîleşmiş din anlayışları içinde üretilmiştir. En büyük tehlike ise, bu anlayışların ne Hz. Musa, ne de Hz. İsa ile gerçek bir bağının kalmamasına rağmen, bu bozulmuş yapıların dinin aslı gibi sunulmaya çalışılmasıdır.
İşte Said Nursî’nin İslâm’ı sürekli siyaset üstü tutmasının hikmeti bugün daha iyi anlaşılmaktadır. İslâm gibi hak bir dinin bu tür menfî siyasetlere alet edilmemesi için Üstad, “Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır”, “Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar; hem de diş ve tırnağının kirasını da ister” ifadeleriyle dikkat çekmiş ve siyasetin tehlikelerine karşı uyarıda bulunmuştur. Bu sebeple biz de, İslâm’ın nezaket, nezahet ve asaletini muhafaza etmek adına ‘siyasal İslâm’ anlayışından uzak durmayı tercih ediyoruz.
Bediüzzaman’ın bu tavır ve tedbirinin, günümüzün iyi niyetli ve ihlâslı Müslümanları tarafından daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyiz. Zira bozulmuş dinler için İslâm bir çare iken, -Allah muhafaza- İslâm’a böyle bir bozulma sirayet ederse başka ne çare kalacaktır?
Neticede, hadislerin işaret ettiği üzere İslâm yeniden hâkim olmadan kıyametin kopmayacağı ifade edilmektedir. Said Nursî’nin ifadesiyle: Onlara müşevveş bir hal, bize ise parlak bir istikbal düşmüştür. Bu istikbal inkılapları içinde en gür sada İslâm’ın olacaktır.