İttihad-ı İslâmı, özellikle zalim İsrail’in Gazze’de masum insanları aç, susuz ve ilaçsız bırakarak katletmesine bundan sonra mâni olabilecek en önemli çarelerden biri olarak görüyoruz.
Bu zulme sessiz kalan İslâm ülkelerinin de İran hadisesinde yalnız ve aciz bırakılmaları, küffarda vefa bulunmadığını göstermesi bakımından ibretliktir. Gerçekten de bir musibetten alınan ders bazen bin nasihatten daha tesirlidir.
Artık dünya, Müslümanın eli kolu bağlı, aciz bir ihtiyar kadın gibi olmadığını görmelidir.
Elbette bu vazife yerine getirilirken İslâm’ın şanına uygun hareket edilmelidir ki dine zarar gelmesin.
Kanaatimce bu vazife aynı zamanda bir farz-ı kifaye mahiyetindedir. İhmal edildiğinde yalnız bu vazife değil, diğer birçok farzın da hakkıyla yerine getirilmesine engel olur.
Gazze’de yaşananlar bunu açıkça göstermiştir. Mazlum ihtiyarların ve masum çocukların imdadına koşamayışımız tarih sayfalarına bir zillet olarak kaydedilmiştir. Bu yalnız İslâmlık değil, insanlık adına da ağır bir imtihandır. Rabbim bu kara lekeyi sildirsin.
Eskiden, “Göz görmeyince gönül katlanır.” derdik.
Şimdi ise gözümüz gördüğü hâlde zulme yeterince tepki gösterilemedi ve harekete geçilemedi. Ben kendi adıma, elimden fazla bir şey gelmediği için hicap duyuyor, o manzaralara İslâmlığım adına bakmaya utanıyordum.
Peki bu nasıl oldu?
Kanaatimce bunun sebebi tesanüdsüzlük ve ittihatsızlıktır.
Üstad, İhlâs Risalesi’nde işaret ettiği ayet çerçevesinde, mütesanid Arap kadınlarının erkekleştiğini; dağınık Arap erkeklerinin ise kadınlaştığını ifade ederek tesanüdün kuvvetini anlatır.
Bazı farzların sevabını artıran savaş nöbeti veya dondurucu soğukta tutulan nöbet gibi meşakkatler insanın elinde değildir; onlar ızdırarîdir. Fakat birlik kurmak bizim elimizdedir. Öyleyse burada mazeret ileri süremeyiz.
Bu sebeple bu konudaki mesuliyetimiz çok büyüktür.