"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Perdelerin ardındaki sonsuz güzellik: Cemâl-i İlâhî (1)

Abdurrahman AYDIN
02 Ekim 2019, Çarşamba
Kimi bir kar tanesini mikroskoba koyup inceler.

Ondaki geometrik ve simetrik şekillerin mükemmelliğini keşfeder. Binlercesinin fotoğrafını çeker. Bu şekillerin hiçbir kar tanesinde diğerinin aynısı olmadığını fark edince de adeta beyni iflâs eder. O ecnebî bilim adamı gibi der: “Sanki bir sanatkâr, bana sanat gösterisi yapıyor!”

Kimisi bir menekşeye eğildiğinde ondaki güzelliği hayranlıkla seyreder. Sonra başını kaldırır. Aynı güzelliğin devasa ölçülerde galaksilerde de var olduğunu görünce hayretle tefekkür eder. Bazısı bir kızı görür, onun güzelliğine aşık olur. Onun için şiirler dizer. 

O fânide kaybolur gider. Gayr-i meşrû muhabbetin neticesi olarak darbeyi yiyince, belki onu Yaratan Güzeli bulur. Aşk-ı mecâzî, aşk-ı hakîkiye inkılâb eder. (Haşiye 1) Çünkü bütün bu güzellikler, öyle sonsuz bir Güzelin yansımalarıdır ki, O’nu bırakıp da yansıtan aynalarına aşık olmak aldanmaktır. 

Yusuf Aleyhisselâm, perdenin arkasından çıktığında onun güzelliği karşısında şehirli kadınlar parmaklarını kesmişlerdi. Peki, Hz. Yusuf (as) perdenin arkasında kalsaydı ve kadınlar onun kendisini değil, perdeye düşen gölgesini görselerdi yine de kendilerini kaybederler miydi? Hayır. Zira gölge, aslının bütün güzelliklerini göstermede çok yetersizdir. Belki aslının boyu, kilosu, endamı gibi sadece bir kaç vasfı hakkında fikir verebilir. Peki ya, bir güzellik ki, tek bir perde ile değil, yetmiş bin perde ile setredilmiş.1 O sonsuz güzelliğin, yetmiş bin perdeden geçtikten sonra kâinat aynasına çok zayıf bir gölgesi düşmüş. Ve insan, yetmiş bininci gölgedeki güzelliğin tek bir karesini görünce aşık oluyorsa, böylesine sonsuz bir güzellik, şayet aradaki perdeleri kaldırır ve cemalini gösterirse ne olur?

Elbette tek bir saati, bin yıl dünya saadetine bedel olan Cennetin bütün nimetleri unutulur. 2 Bu noktaya gelindiğinde aşk ve cezbe başlar. 

Aşkın sarhoşluğu da Yunus’a bunları söyletir:

“Ben dost cemâlin görmüşem, 

Hûr-i cinânı (Cennet hûrilerini) neylerem.”

“Cennet, Cennet dedikleri,

Bir kaç köşkle bir kaç hûri.

İsteyene ver anları.

Bana Seni gerek Seni.”

Artık burada durmak lâzım. Çünkü bu sözde, Padişah-ı Zülcelâlin mü’min kullarına överek vaat ettiği büyük ve daimî bir hediyesi olan Cenneti hafife almak gibi bir mana da ortaya çıkabilmektedir. Bu ise kulluk edebine mugayirdir. Nitekim şeriatın muvazenesini korumaya çalışan mühim bir âlim, (Şeyhülislâm Ebussuud Efendidir) ehl-i sahvın ve her önüne gelenin, daha aşk sarhoşu olmadan böyle sözlere kalkışmaması için, belki Aşık Yunus’a değilse bile, onun bu şatahâtına karşı ifrat edip: “Cennet hakkında dedikleri kelime-i şenîa, (çirkin söz) küfr-ü sarihtir. Kâilini (söyleyeni) katletmek mubahtır. Cenneti istemiyorsa canı Cehenneme!” diye fetva vermiştir. 3 

Demek, meftun ve müştak olduğumuz mecazî mahbuplarda veya mevcudat-ı dünyevîyede gördüğümüz hüsün ve cemâl, O’nun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nevi gölgesidir. Cennet, bütün letâfetiyle bir cilve-i rahmetidir. Hülâsa, uçsuz bucaksız kâinat, bin bir esmâ ile muhat kesif bir cemal aynasıdır. Bu imtihan âleminde aynalarda yansıyan bu sonsuz güzellikleri abesiyete ve tesadüfe vererek inkâr ile çirkin etmeyenler, belki “Maşallah! Bârekallah! Elhamdülillah! Allahü ekber!” diyerek tesbih ve senâ ile seyredenler ve bu gölgelerin asıllarını ve menbalarını görmek isteyen ve bu uğurda uğraş verenler, elbette “Esbab dağdağasından ve vesâitin karanlık perdelerinden kurtulup, Rabb-i Rahîmlerine, makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar.” “O halde kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz!” 4

Temsilî olan kolay anlatım bitti. Gelecek yazımızda temsilin hakikatine ve perdelerin mahiyetine bir bakalım. Belki mi’racın, uzay yolculuğundan biraz daha farklı olduğunu anlamamız kolaylaşır. Belki “Tabakat-ı Mevcudat” ile de tanışma ve perdelerin bir kısmını aralama fırsatı buluruz. Tabi, daha önemli işlerimiz yoksa.(!?)

Dipnotlar:

1- Hadiste varit olan “Cenab-ı Hak yetmiş bin hicap arkasındadır.” 2- 20. Mektup, 1. Makam, 11. Kelime. 3- Ebussuud Efendi’nin Fetvaları, Ertuğrul DÜZDAĞ, s. 86-87, İstanbul, 1972. 4- 20. Mektup, 1. Makam, 11. Kelime.

HAŞİYE 1: Muhabbetin meşrû olan şekilleri ve mana-yı harfî ile sevmenin nasıl olacağıyla ilgili bk. 32. Söz, 3. Mevkıf, 2. Noktanın 2. Mebhası, Mühim bir sual.

Okunma Sayısı: 827
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Nilgün Yılmaz

    2.10.2019 15:31:40

    Çok şükür ki "Maşallah! Barekâllah! Elhamdülillah! Allahü ekber!" diyerek tesbih ve sena edenlerden kılmış rabbim bu dünyada.Ümid ediyorum ki cennette cemâli ile de müşerref kıldığı kullarına dahil eylesin Mevla'm bizleri... Saygı ve hürmetler...

  • Ramazan ÇALIŞAN

    2.10.2019 14:25:10

    Çünkü bütün bu güzellikler, öyle sonsuz bir Güzelin yansımalarıdır ki, O’nu bırakıp da yansıtan aynalarına aşık olmak aldanmaktır. Diyorsunuz. Haklı olarak. Aldanmamak için  "Bütün mevcudat, esmasının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcib-ül Vücudu bulan bir kalb herşeyi bulur."-Mektûbat-diyen Bediüzzaman'ın masajlarını doğru okumak gerekiyor.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı