Biz icat dedik, ama kastımız “iyi bir şey” demek değil. İcat burada bid’a (bid’at) anlamında.
Ve bid’anın “dine sonradan sokuşturulan kötülük” anlamına geldiğini bilmeyen bir Diyanet İşleri Başkanlığımızın olduğunu düşünemeyiz.
“Türkçe Ezan” saçmalığı ile aynı dönemde Türklerin dinine sokulan ve “Türkçe Hutbe” denilen bid’a icadın derhal kaldırılması lâzım.
Zira camilere giren bu bid’a, camiyi iktidar siyasetinin ve hakim siyasetin emrine veriyor ve caminin din üzerinden birleştirici rolünü de bozuyor.
Muhalifleri camiden kaçıran bu gidiş vahim.
İttihad-ı İslâm âşığı Yeni Asya’nın ve okuyucularının, kırmızı kaynakların da yardımıyla bu konuda da öncü rolü üstlenmesi ve konuyu sürekli gündemde tutması gerektiği anlaşılıyor.
Geçen Cuma namazında camilerde hutbe saatinde ve hutbe makamında okunan Türkçe vaazda hocalar Enfal Sûresi’nin 46. âyetinin mealini Başkanlıktan gelen şekliyle şöyle okudular:
“Allah’a ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”
Oysa Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (ve Türkiye Diyanet Vakfı’nın) Kur’ân mealinde 45. ve 46. âyetler şöyle meallendirilmiş:
“Ey iman edenler! Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz ve Allah’ı çokça anınız ki zafer sizin olsun. Allah ve resulüne itaat edin, birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız. Sabredin, kuşkusuz Allah sabredenlerle beraberdir.”
Bu âyet için geçen hafta okunan meal de elbette yakışabilir. Nitekim başka bazı meal kitaplarında “devlet” kelimesi eskiden beri var. Bizim derdimiz işin bu yönü değil. Uzmanı da değiliz.
Bizim derdimiz âyet mealleri vasıtasıyla hutbe makamından iktidar siyaseti yapılması ve bunun ittihadı bozması.
Halkın ekseriyeti zaten devleti ve hükümeti birbirinden ayıracak durumda değil iken hutbede iş “devlet”e dönüştürülünce “devleti muhafaza iktidarı muhafaza demektir” denmiş oluyor. Böylece siyasetler üstü kalması gereken o mübarek hutbe makamı iktidar partisinin oylarının erimesini engellemenin bir aleti yapılmaya çalışılmış oluyor. Niyet başka da olsa sonuç bu oluyor.
Bu, seksen doksan sene önce’nin tek parti CHP’si yaptığında da böyleydi, bir tür devlet partisi yapılmaya çalışan bugünün AKMHP’si yaptığında da böyle.
Bu sebeple Türkçe hutbe bid’atı artık kaldırılmalı.
Türkçe ezan mecburiyetini kaldıran Demokrat Parti’nin hutbe konusunda başaramadığını onun devamı olan ve olduğunu iddia eden parti ya da partilerin yapabilmesi gerekirdi.
Bu güne kadar olmadı.
Aksine Türkçe hutbe saçmalığı her geçen gün daha da yerleşti, kanıksandı, dinin içinde ve hatta dinin gereği sanıldı. Bid’a yönü gözden uzak kaldı.
İki şeyi ayırmak lâzım: Camide vaaz olmasın ve olmaz demiyoruz. Vaaz elbette olacak ve elbette cemaatin anladığı dilden olacak. Ama zamanında ve yerinde.
Hutbe makamı vaaz makamı değil. Hutbe vakti vaaz saati değil. Hutbe Cuma namazının bir parçası ve Arapça olmak zorunda. Bu kural birilerinin keyfine göre değiştirebileceği bir şey değil.
Bugünkü uygulamada bir âyet ve bir hadis okunduğunda aslında hutbe okunmuş ve tamamlanmış oluyor. (Nitekim köylerde yoğun iş dönemlerinde eskiden beri ve halen dahi hutbenin sadece Arapça kısmı yani âyet ve hadis okunur ve “Türkçe hutbe” okunmadan hutbe bitirilip namaza geçilir.)
O halde daimî gündem yapalım, proje hazırlayalım, iddiamızı delillendirelim, şeair taraftarı cepheyi genişletelim ve bu yanlış uygulamayı kaldırtalım.
Ta ki camiler, yeniden, siyaseti ne olursa olsun bütün mü’minleri birleştirici bir mekân haline gelebilsin.
İman hırsızı siyaset camiden çıkarsa ancak böyle çıkar.