"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Gündem yine Bediüzzaman - İthamlar ve Hakikatler

Ahmet DURSUN
10 Ekim 2026, Cumartesi 00:04
Son günlerde, Risale-i Nur merkezli gerçekleştirilen Uluslararası bir sempozyum üzerinden Bediüzzaman ve Risale-i Nurlarla birlikte Risale-i Nur hareketinin mensuplarını tezyif etmek üzere başlatılan provokatif hareket ve söylemlerin Türkiye’deki tüm dinî grup ve hareketleri aşağılayıcı maksatla kullandıkları ve sığındıkları bir söz haline geldi.

"Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz." Elhak doğrudur. Türkiye "Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz." diyerek tek particiliği, tek adamlığı, şefliği dayatanların; hukuksuzluğu, kanunsuzluğu, adaletsizliği rejim haline getirenlerin; dinsizliği, sefahati, ahlaksızlığı hayat tarzı olarak dayatanların da ülkesi olamaz. Türkiye, adaletin, meşveretin, kanun hâkimiyetinin Cumhuriyetin temel prensipleri haline getirildiği; çoğulculuğun, fikir hürriyetinin, din ve vicdan serbestiyetinin bir arada yaşayabilmenin yegane prensibleri olarak sayıldığı; ahlak ve fazilet gibi kadim değerlerin hayat tarzı olarak benimsendiği demokratik bir hukuk devleti olabilmelidir. “28 Şubat Bildirisi’ni ben yazdım” diye övünerek devlet ve millet arasında onulması zor yaralar açanlar mı Türkiye’nin birlik ve beraberliğine hizmet etmiştir, yoksa “merhamet, hürmet, emniyet, haram ve helalı bilip haramdan çekilmek, serseriliği bırakıp itaat etmek” gibi müsbet hareket prensipleriyle “adalet, meşveret ve kanunda inhasar-ı kuvvet” prensiplerine yaslandırdığı dindar bir cumhuriyetin âşığı olan Bediüzzaman mı?

Tarih nezdinde ve geleceğin insaf mahkemelerinde bu sorunu cevabı elbette bellidir. Lakin son günlerde bu milletin kadim değerleriyle doku uyuşmazlığını her fırsatta tekrarlayanlara kısa da olsa bir cevap vermek, tarihe not düşebilmek  açısından gereklidir. Maksadımız, kamuoyunun aşina olduğu hususları tekrarlamak değildir elbette. 

Aydınlık ve Vatan Partisi çevresinde Bediüzzaman Said Nursî hakkında yeniden gündeme getirilen iddialar, esas olarak İİKV tarafından düzenlenen 13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu’na verilen devlet desteği üzerinden şekillendi.

Bu desteğin mahiyeti, Risale-i Nur’un hizmet prensiplerine ne kadar uyup uymadığı, dinî hizmetler açısından bunun doğruluğu elbette ki tartışılabilir. Bu yazının konusu da bu değildir. Ancak, sempozyumun yapılış şeklinden yola çıkılarak dile getirilen bahanelerle ve çarpıtmalarla “Said Nursî Cumhuriyet ve devrimlerin düşmanıydı.”, “Devlete ve Cumhuriyet'e karşı faaliyetleri nedeniyle defalarca mahkûm edildi.”, “Said Nursî Papa’ya mektup yazdı ve Hristiyanlarla ittifak çağrısı yaptı ve bu yaklaşım Gülen hareketinin ‘dinler arası diyalog’ projesinin ideolojik temellerini oluşturdu” gibi iddialarla “Said Nursî’ye sahip çıkmak emperyalizme hizmet etmektir.”, "Said Nursî ile ‘iç cephe’ birleşmez, bölünür” şeklindeki Bediüzzaman’ın hayat tarzına ve Risale-i Nurlar’ın Kur’ânî prensiplerine uymayan mesnetsiz, hakikatle örtüşmeyen öngörüler çok küçük araştırmalarla dahi cevaplanacak hususlardır.

Maksat Müslüman kimliğine, İslâmî değerlere ve kimliklere her fırsatta kin kusmak olunca, niye hakikati arayasın ki... Gözünü hakikate kapatanlar, varsınlar güneşi üflemeye devam etsinler…

“...daha sizler dünyaya gelmeden, ben dindar bir Cumhuriyetçi olduğumu...” 

Cumhuriyetçi oldukları gerekçesiyle çorbasının taneleriyle karıncaları besleyen, “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?" diye soranlara, “Eskişehir Mahkeme reisinden başka, daha sizler dünyaya gelmeden, ben dindar bir Cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki Tarihçe-i Hayatım ispat eder,” diye cevap veren bir Bediüzzaman... 

Henüz Cumhuriyet kelimesinin bu topraklara yabancı olduğu, Meşrutiyet’in dine uygunluğunun tartışıldığı Meşrutiyet yıllarında sonraki yüzyıllara hâkim olacak malikiyet ve serbestiyet döneminin demokratik cumhuriyet tanımını yapan; şekil ve resimden ibaret olarak uygulanmak istenen cumhuriyet adı altındaki baskıcı uygulamalara ve totaliter anlayışlara “İstibdâd-ı mutlaka “cumhuriyet” nâmı vermekle…” tesbitiyle karşı çıkan; milleti bin yıllık şanlı mazisinden koparmaya çalışan tek parti yönetiminin dinî hayatı sınırlandıran ve yer yer yok etmeye çalışan katı politikalarına şerh koyan Bediüzzaman, Cumhuriyet rejimini Asr-ı Saadet dönemi uygulamalarına uyarlayarak ve dört halifeyi de reis-i cumhur ilan ederek tüm İslâm dünyasının muhtaç olduğu hakiki cumhuriyetin çerçevesini çizmiş, cumhuriyetçi olduğunu ömrünün sonuna kadar defaatle tekrarlamış, çağdaşları içinde müstesna bir şahsiyettir.

Geleneği temsil eden cübbesi ve şeairi temsil eden sarığı onun cumhuriyet düşmanı olduğuna delalet etmez; lakin o sarığı taşıyan başın ortaya koyduğu insanlık ve medeniyet tasavvurunu anlama çabasına dahi girişmeden “aydınlık” sandıkları karanlıklardan onu taşlamaya çalışanlar, hakikatte neye hizmet ettiklerinin farkında mıdırlar?

Hakikatte Bediüzzaman Said Nursî, fikirlerinden ve eserlerinden dolayı dünya hukuk tarihinde eşine az rastlanır ölçüde baskılara, kovuşturmalara ve yargılamalara maruz kalmış bir İslâm alimidir. Cumhuriyet öncesinde “Sen de Şeriat istemişsin!” suçlamasıyla ve idam cezası talebiyle yargılanıp beraat ettiği Divan-ı Harb-i Örfî’den başlayarak ömrünün sonuna kadar sürekli çeşitli suçlamalara muhatap olan ve fikirlerinden ve eserlerinden dolayı mahkemelere ve tutuklamalara maruz kalan Bediüzzaman Said Nursî’nin bu mahkemelerde sergilediği duruş ve yaptığı savunmalar din hizmeti yapanların istikameti açısından önemli olduğu gibi ülkemizin hukuk devleti arayışları ve demokratikleşme serüveni yönünden büyük dersler içermektedir. 

Cumhuriyet’in kurucu iradesi tarafından Osmanlıdan Cumhuriyet’e tevarüs eden dinî, hukukî, siyasî kurumlara karşı tavır alınması, yerleşik dinî yapıların ortadan kaldırılması, dinin görünür olmadığı seküler bir toplum inşa etme çabalarına girişilmesi ve adeta “dinsizliğin devlet eliyle rejim altına alınması” girişimlerinin arttığı bir dönemde, mutlak dinsizliği işmam eden istibdadî yeni rejime karşı bir tehdit olarak görülen Bediüzzaman Said Nursî, bu dönemde “Devletin temel nizamlarını dinî esaslara uydurmak için gizli cemiyet kurmak, rejim aleyhinde olmak, tarikatçilik, emniyet ve asayişi bozmak, laikliğe aykırı davranmak...” gibi ‘irtica’ odaklı suçlamalarla Eskişehir, Denizli, Afyon ve İstanbul’da olmak üzere dört büyük mahkemeye maruz kalmıştır. Bediüzzaman bunların hepsinden beraat etmesine rağmen ömrünün neredeyse sonuna kadar hapislere ve sürgünlere maruz bırakılmıştır. Bütün bunlara rağmen kendisini hapishane hapishane dolaştıranlara, kendisini zehirleyenlere hakkını helal eden, tüm ömrünü milletin selameti için feda eden bir gönül büyüğüne ve iman kahramanına olmadık bühtanları devam ettirmek  hangi saikledir?

İğreti çaba: 15 Temmuz - Risale-i Nur İlişkisi

Seküler bir zemin üzerine oturtulmak istenen yeni Türkiye’nin karşısında sergilediği İslâmî duruşla milletin yüreğine su serpen, yazdığı eserlerle milletin imanının kurtulmasına hizmet eden Bediüzzaman’ın kendisine yapılan onca baskıya rağmen hareket tarzını müsbet iman hizmeti ile sınırlaması; müsbet hareket, şefkat-i imaniye, muhabbet ve uhuvvet düsturlarıyla asayişi ihlal edici hiçbir harekete müsaade etmemesi, 15 Temmuz hareketiyle Risale-i Nurlar’ı ilişkilendirme iğretiliğini baştan aşağı çürütmektedir. 

Bediüzzaman Said Nursî’nin çerçevesini çizdiği müsbet iman hizmeti düşüncesi ve bu çerçevede oluşan Risale-i Nur hareketinin Gülen Hareketi ile kıyaslanması dahi mümkün değildir. Son dönemde Türkiye’de din, siyaset ve devlet tartışmalarının hassas başlıklarından birini oluşturan bu konunun mesnetsiz bir şekilde gündeme taşınması ya Bediüzzaman’ın sergüzeşt-i hayatının ve Risale-i Nur hareketinin temel özelliklerinin bilinmemesinden kaynaklanmakta ya da bir kasd-ı mahsusa dayanmaktadır. 

Risale-i Nur hareketi ve Gülen hareketi arasındaki ilişkinin araştırılması elbette meşrudur ve gereklidir de. Bu konuda araştırmacılara ön açmak maksadıyla şimdilik şunları dile getirmekle yetinelim. Bazı programlarda dile getirildiği gibi “Said Nursî ustadır, Fethullah Gülen ise çırağıdır” gibi yaklaşımlarla ehl-i tahkik olmayan avamı ve idareyi kışkırtmak ahlakî olmadığı gibi, tarihî ve metinsel gerçekliğe de uygun değildir. İddia sahiplerini sağlıklı ve tarafsız bir incelemeye davet edelim. Kolaycı değerlendirmelerle gerçek olmayan sonuçlara ulaşmak yerine tüm gerçekliğiyle ortada ve herkesin istifadesine açık bir şekilde duran metinlere bakmak, hayatı şeffaf bir şekilde ortada duran Bediüzzaman’ı tüm faaliyetleriyle görmek çok daha ilmî ve gerçekçi olacaktır. 

Şahıs merkezli hareket, devlet içinde kadrolaşma ya da bürokraside yer alarak dine hizmet etme (siyasetli cemaat), siyasî iktidarla ilişki, darbelere karşı tutum vb. noktalarda sadece Gülen grubundan değil Türkiye’deki diğer dinî gruplardan da bariz bir şekilde ayrılan Risale-i Nur hareketi sadece dinsizliği siyasete alet eden anlayışlara karşı çıkmamış, dini siyasete alet eden yaklaşımları da benimsememiş, “entrikalı cemaat” görüntüsünü vermekten de şiddetle imtina etmiştir. Risale-i Nur hareketi şeffaf, her şeyiyle ortada, görünür bir harekettir. Buradan hareketle “Türk milleti asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılıç çekilmez, siz de çekmeyiniz teşebbüsünüzden vazgeçiniz.” diyerek Şeyh Said’i malum hadisesinden vazgeçirmeye çalışan, “Elimizde nur var, siyaset topuzu yok” sözleriyle Risale-i Nur’un siyasî bir gayesinin asla olamayacağını her fırsatta tekrarlayan, “Risale-i Nur’dan ders alan, elbette, çok masumların kanını ve hukukunu zayi eden fitnelere girmez ve bilhassa tecrübeleriyle, mükerreren akim ve zararlı kalan fitnelere hiçbir cihetle yanaşmazlar.” ifadeleriyle Nur talebelerinin asayişi ihlal edici hadiselerin içinde yer alamayacağını tüm dünyaya ilan eden; Risale-i Nur’un iman-ı tahkikî derslerini verdiğini, asayişi temin edici özelliklere sahip olduğunu defaatle tekrarlayan ve talebelerine son dersinde “müsbet hareket” dersi veren Bediüzzaman’ın ve talebelerini 15 Temmuz gibi yıkıcı ve Risale-i Nur’un her yönüyle özüne aykırı bir hareketle ilişkilendirmek nasıl bir halet-i ruhiyenin ya da ajandanın ürünüdür? Hakikatte bu yaklaşım, ne araştırmacı gazetecilik ilkelerine ne dürüst siyasetçilik tavırlarına ne de gerçek bir vatanseverlik görüntüsüne uymaktadır. 

Dinlerarası diyalog mu?

Bediüzzaman’ın 1951 yılında  Zülfikar adlı el yazması eseriyle birlikte bir Tevhid manzumesi olan Asa-yı Musa adlı eserini İstanbul’daki Papalık temsilciliği aracılığıyla Papa’ya göndermesini ve akabinde bir teşekkür mektubu almasını,  İslâm’ın temel hakikatlerini de temelinden sarsacak bir şekilde kapsamlı bir siyasî projenin delili olarak sunmak ve bu genişleterek “Dinlerarası diyalog” projesinin temeliymiş gibi ilan etmek doğru mudur? Bu iddia hangi ilmî-dinî-metinsel gerçekliğe dayandırılmaktadır? Elbette ki hiçbirine... 

Risale-i Nur’da insanlığın ebedi hayatını tehdit eden ve sosyal hayatını yerle bir eden inkâr-ı uluhiyet gibi inançsızlık cereyanlarına ve materyalist yaklaşımlara karşı “Hıristiyanların hakikî dindar ruhanileri” ile belirli bir ortak mücadelenin önerilmesi, dinî farklılıkların bütünüyle kaldırılması anlamına mı gelmektedir? Bediüzzaman’ın bugün de yalnızca Avrupa’yı değil tüm dünyayı tehdit eden ahlâkî bozulmalara, dejenerasyonlara, her alandaki çürümelere karşı “İsevîlik din-i hakîkîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimâiye-i beşerîyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden” hakikî İseviliğin taraftarlarıyla işbirliğini önererek Batı medeniyetini Kur’ân medeniyetinin esaslarıyla tanışmaya ve insanlığın ortak mirasını ve değerlerini koruyarak bir sulh-u umumînin yolunu açmaya davet etmesinin-bugünkü konjonktür de göz önüne alındığında- neresi kötüdür? Bediüzzaman’ın "İki Avrupa" ayrımını bilmeden sağlıklı bir değerlendirme yapılabileceğini söyleyebilir miyiz?

“Nasraniyet, ya intifa ya ıstıfa bulacak. İslâm'a karşı teslim olup terk-i silâh edecek.” sözleriyle Hıristiyanlığın en nihayetinde geleceği noktayı ön gören, “Dinsiz bir millet yaşamaz. Asya, din noktasında Avrupa’ya benzemez. Ve İslâmiyet, hayat-ı şahsiye ve uhreviye cihetinde Hıristiyanlığa uymaz. Ve dinsiz bir Müslüman, başka dinsizler gibi olmaz.” ifadeleriyle iki din arasındaki kesin çizgileri belirleyen; görüştüğü Fener Patriğine “Hıristiyanlığın din-i hakikîsi olan tevhid ve nübüvveti kabul ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammed’i de (asm) peygamber ve Kur’ân-ı Kerîm'i de Kitabullah olarak kabul ederseniz, ehl-i necat olacaksınız.” diyerek Patrik Althenagoras’ın şahsında tüm Hıristiyan âleminin kurtuluş reçetesini sunan Bediüzzaman’ı bugün sınırları pek iyi belirlenememiş ve çeşitli tartışmalara konu olmuş “dinlerarası diyalog” kavramının içine sıkıştırmak da pek insaflıca değildir. 

Ayrıca farklı din mensupları arasında bugün dahi olsa bazı görüşmelerin yapılmasını dinî taviz olarak nitelemek de doğru değildir. Siyasî, ekonomik işbirliklerinin zorunlu hale geldiği küresel dünyada insanlığın ortak problemleri karşısında -Gazze olayında olduğu gibi- farklı din mensuplarının çeşitli işbirlikleri kurabilmesi aklın bir gereği olmalıdır.  

Emperyalist Bediüzzaman mı?

Bir şeyi hiç olmadığı, olamayacağı bir şeyle; olanın tam zıddıyla itham etmek bilgiye çok kolayca ulaşılabilen bir çağda oldukça gülünç olmalı. “Said Nursî’ye sahip çıkmak emperyalizme hizmet etmektir.”, "Said Nursî ile ‘iç cephe’ birleşmez, bölünür” gibi neresinden tutsanız elinizde kalacak bir iddiaya cevap vermek gerekir mi bilemiyorum. Şu kadarını gerçeklere şahitlik edecek tarihin hatırına söyleyelim ki: 

İslâm’a bayraktarlık yapmış bu millet ve vatan için savaşmayı İlâhî bir vazife addederek Birinci Cihan Harbi’nde Ruslara ve Ermenilere karşı vatan savunması yapan ve kahramanlığıyla ün salan bir mücahitten söz ediyoruz. Doğu cephesinde Ruslar’a esir düşen, esir kampında bir İslâm âliminin izzetine zarar gelmemesi için başını vermeyi göze alarak Rus Başkumandanının karşısında ayağa dahi kalkmayan bir İslâm kahramanından bahsediyoruz. Esaretten sonra döndüğü İstanbul’da, kahramanlığına binaen kendisine harp madalyası verilen ve işgal yıllarında yazdığı Hutuvat-ı Sitte ile İngilizlerin gizli planlarını ifşa ederek milleti intibaha teşvik eden ve İngilizler tarafından idama mahkum edilen, milli mücadele lehinde verdiği fetva ve gösterdiği kahramanlıklar nedeniyle Ankara’ya ısrarla davet edilen Bediüzzaman mı emperyalizme hizmet etmiş? Bu işte bir tuhaflık olmalı.  

Bir de iç cephe meselesi vardı, sahi! Bediüzzaman kadar bu toprakların birlik ve beraberliğine, vifak ve ittifakına, tesanüd ve ittihadına vurgu yapmış başka kimse var mıdır, bilemiyorum. Şimdiki iç cepheyi güçlendirmekten söz edenler,  Bediüzzaman’ın “vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.” tespitinden hareketle sıraladığı “Hâlık’ınız bir, Mâlik’iniz bir, Mâbud’unuz bir, Râzık’ınız bir bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir, bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir, bir.” şeklindeki bu toprakların “vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti” iktiza eden kadim prensiplerini  bir görebilseler... “Şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren” ötekileştirici, suçlayıcı, dışlayıcı, arızî yaklaşımlardan bir kurtulsalar...

Sonuç

“Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir...” sözüyle tüm hayatının ve hareketinin özünü iman hakikatleri olarak ifade eden “Biz Risale-i Nur şakirtleri, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına, belki kâinata da alet edemeyiz. Hem Kur’ân bizi siyasetten şiddetle men etmiş.” diyerek Risale-i Nur hareketinin hiçbir cereyana alet olamayacağını, olanların da Risale-i Nur hareketi sayılamayacağını deklare eden Bediüzzaman Said Nursî; hak, adalet, hürriyet, müsbet iman hizmeti, müsbet hareket, istiğna ve ihlas gibi temel kavramlar çerçevesinde oluşturduğu iman ve Kur’ân hizmeti anlayışı; hukukun üstünlüğü, adalet ve çoğulculuğa yaslanan demokratik cumhuriyet yaklaşımı; ahlak, fazilet, şefkat, muhabbet, uhuvvet ve ittihad prensipleri çerçevesinde güçlü oluşumları netice verecek fikirleri ve nihayetinde dünya barışına hizmet edecek insanlık ve medeniyet tasavvurları -gölge etmeye çalışanlar olsa da- Risale-i Nurların neşrinin ikinci yüzyılında İslâmiyet güneşinin insanlık üzerine yeniden doğmasına hizmet etmektedir. 

Elbette ki, Bediüzzaman’ın kendisinin tavsiye ettiği gibi, Said Nursî’nin fikirleri eleştirilebilir. Onun Cumhuriyet, laiklik, hürriyet, medeniyet ve Avrupa telakkileri tartışılabilir. Güncel tartışmalar içindeki yeri de her yönüyle sorgulanabilir. Ancak, bilinir ki, hakikatin önünde hiçbir güç duramaz, “Bir dane sıdk, yakar milyonla yalanı / Bir dane-i hakikat, yıkar kasr-ı hayali.” meselince yalanın, iftiranın ömrü kısadır. En doğru hükmü tarih verecektir ve bu hüküm sloganlardan ve cerbezeden daha fazlasını gerektirir. 

Okunma Sayısı: 195
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı