Tüm dünyanın merak ettiği Brezilya seçimlerini, Trump’un desteklediği sağcı Bolsonaro karşısında solcu aday Lula da Silva kazandı.
Son yıllarda tüm dünyada yükselme eğiliminde olan “solcu” görüşler ışığında Lula'nın zaferini sadece solun sağa karşı kazandığı bir galibiyet olarak okumak açıkçası eksik olur. Zira Lula’nın zaferi, sağ-sol mücadelesinin ötesinde, bize çok farklı mesajlar veriyor.
Seçimler öncesinde Bolsonaro’nun rakibini “dokuz parmaklı adam” diyerek aşağılaması sonrasında Brezilya seçimleri alelade bir seçim olmaktan çıktı ve halk iradesi, demokrasi, siyasî kutuplaşma, siyasî ahlak, vicdan ve iktidarın sınırlarını test eden örnek bir turnusola dönüştü. Mesaj çok netti: Adaylardan birinin parmağı eksik olabilir ama halkın vicdanı yerinde ve iradesi tam! Bu sonuçlar, yalnızca bir iktidar mücadelesinin sonucu olarak değil, aynı zamanda demokrasi, halk iradesi ve siyasî hesaplaşma bakımından dikkat çekici bir hadise olarak tarihteki yerini aldı.
İlk tur seçimlerini kaybettiği halde 25 Ekim 2026'da yapılan devlet başkanlığı seçiminin ikinci turunu kazanan Lula, 80 yaşında bir siyasetçi. Onun dördüncü kez zafer kazanmasında, rakibinin kendisine, bir futbol ülkesi olan Brezilyalıların asla affetmeyeceği gollük bir pası atması büyük bir rol oynadı. Bolsonaro, bir konuşmasında Lula’dan aşağılayıcı bir şekide “dokuz parmaklı adam” diye bahsetti. Bu tam gollük bir pastı ve Lula da bu pası geri çevirmedi.
Sol elinin serçe parmağı eksik olan Lula, henüz 19 yaşındayken bir metal fabrikasında çalıştığı sırada geçirdiği iş kazasında parmağını kaybetmişti. Bu hadise, yoksulluğun, insanca yaşama kavgasının, ağır çalışma şartlarının ve işçi sınıfının içinden gelen bir mücadelenin izlerini taşıyordu. Bolsonaro’nun bu fiziksel eksikliği alay konusu yapması Lula'nın aleyhine değil, lehine işledi. Çünkü Brezilya halkının önemli bir kesimi için o eksik parmak, bir kusurun değil, emek mücadelesinin, çalışkanlığın ve alın terinin sembolüydü.
Lula, eksik parmağıyla gurur duyduğunu, rakibi Bolsonaro’nun zengin bir aile çocuğu olarak hayatı boyunca hiç çalışmadığını, imtiyazlı bir sınıfın temsilcisi olarak kendisi gibi çocukluğundan beri çalışanları aşağıladığını, kendisinden özür dilemesi gerektiğini her fırsatta dile getirdi ve halkının vicdanına seslendi. Seçimin belki de en önemli hikayesi bundan sonra yazıldı. Halk, kendisiyle alay edenleri değil, kendi hayat hikâyesinde kendisini görebildiği insanları sahiplendi ve Lula’yı iktidara taşıdı. Bu zafer, aynı zamanda Bolsonaro ailesinin temsil ettiği imtiyazlı siyasî çizgiye karşı oluşan toplumsal itirazın sonucu olarak yorumlandı.
Brezilya seçimlerini “dokuz parmaklı adam” kazandı. Fakat asıl kazanan Lula mıydı yoksa onu tercih eden milyonların demokratik iradesini yönlendiren vicdan, ahlak, alınteri, emek gibi değerler miydi? Bu sorunun cevabı benzer süreçleri yaşayan tüm ülkeler için yol gösterici olacak. Lula'nın hikâyesi temel bir vicdani temele de işaret ediyor. Bediüzzaman’ın da dediği gibi: “Vicdan şuurlu bir fıtrattır.” Fıtrat, sağ-sol çatışmasına girmeden, kimlik gözetmeden, din-dil-ırk ayrımına bakmadan dünyanın her yerinde kendini gösteriveriyor ve Brezilya seçimleri üzerinden şöyle bir mesaj da veriyor. İnsan bedenindeki bir eksiklik, onu ne küçültür ne de siyasî ve toplumsal iddiasını eksiltebilir. Asıl eksiklik, kişinin insanı insan yapan değerlerden uzak oluşu, kendi toplumunu dahi tanıyamayacak kadar yabancılaşması, sığındığı sahte kalelerin hiçbir zaman yıkılmayacağını zannetmesidir.