Geçtiğimiz hafta Avrupa, göç meselesindeki gerilimini iki ayrı sahnede gösterdi.
15 Haziran’da İsviçreli seçmenler, ülke nüfusunu 2050’ye kadar 10 milyonla sınırlama önerisini reddetti: Yüzde 55 “hayır”, yüzde 45 “evet”. Sağcı İsviçre Halk Partisi’nin getirdiği teklif kabul edilseydi, nüfus 10 milyona yaklaştığında hükümet AB ile serbest dolaşım anlaşmasını dahi feshetmek zorunda kalabilecekti.
İki gün sonra, 17 Haziran’da Avrupa Parlamentosu çok daha sınırlı ama sembolik açıdan ağır bir adım attı: 218’e karşı 418 oyla, AB dışında “geri dönüş merkezleri” kurulmasına ve gözetim süresinin iki yıla çıkarılmasına izin veren sertleştirilmiş Geri Dönüş Tüzüğü’nü onayladı.
Tüzük teknik olarak 2008 tarihli Geri Dönüş Direktifi’nin yerini alıyor ve dağınık ulusal sistemleri AB ölçeğinde tek bir çerçevede topluyor. Gerekçe olarak sunulan rakam çarpıcı: Bugün verilen sınır dışı kararlarının ancak dörtte biri kadarı -yaklaşık yüzde 28’i- fiilen uygulanabiliyor. Yeni düzenleme bu “açığı” kapatmayı vaat ediyor; ama bunu yaparken hukukî eşiği de esnetiyor: İtirazın sınır dışı etme işlemini otomatik durdurma etkisi kaldırılıyor, “tehdit” sayılan profiller için süresiz giriş yasakları geliyor ve gözetim süresi yirmi dört aya -bazı hallerde otuza- kadar uzatılabiliyor. En tartışmalı madde ise AB’nin, üye olmayan ülkelerle anlaşarak sınırları dışında “geri dönüş merkezleri” kurma yetkisini kendine tanıması.
İki sonucu yan yana koyunca iki zıt gelişme gibi yorumlanabilir. Ancak İsviçre örneği son derece radikal. Bir ülkenin nüfusuna anayasal tavan koymak, Brüksel’de asla masaya bile gelemeyecek bir fikir. Buna rağmen teklif yarıya yakın oy aldı. Reddedilen şeyin radikalliği düşünülürse, yüzde 45 son derece yüksek bir destek.
Avrupa derin ve kolay çözülemeyecek bir çıkmazın içinde.
Nüfus yaşlı ve daha da yaşlanıyor, ülke genç göçmen işgücüne muhtaç; ama baskın siyasî rüzgâr tam ters yönde esiyor. Üstelik bu rüzgâr yalnızca göç karşıtlığı değil; giderek açık biçimde Müslümanlara yönelen bir husumet hâlini alıyor ve bir çok büyük Avrupa ülkesinin genç nüfusunun önemli bir kısmı Müslüman.
Ekonomik gerileme, sanayisinin rekabet gücünü yitirmesi ve enerji krizi bu husumeti besliyor; bazı siyasî figürler bu damar üzerinden ciddî popülarite kazanıyor.
Bunu saf bir göç meselesi olarak okumak yüzeysel olur.
Avrupa bugün bir kimlik karmaşası yaşıyor. Uzun bir dönem boyunca refahını ve kendilik tasavvurunu büyük ölçüde sömürge sonrası düzenin sessiz işleyişine borçluydu: Ucuz emek, hammadde, açık pazarlar ve her şeyden önce, kendisini karşısına koyarak tanımlayabileceği bir ‘öteki’.
Birçok Avrupalı için Avrupa, ormanların ortasındaki bir bahçeydi: Schengen’le içinde serbestçe dolaşılan, sosyal devletin refahıyla yumuşatılmış, savaşı sınırlarının dışına itmiş, ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında korunan, koalisyonlarla yönetilen o “acelesi olmayan” devletlerin kıtası. Kolektif pazarlık gücüyle çevresine tahakküm kurabilen, kendi düzenini dünyanın tabiî hâli sanabilen bir bahçe.
Avrupa çökmüyor; ama kendisini eskisi gibi kendiliğinden tanımlayamıyor. Vaktiyle yapının sağladığı o örtük güven, bugün açık bir soruya dönüşmüş durumda: “Biz kimiz?”
Göç tartışmasının asıl ağırlığı da buradan geliyor. Sınır, salt bir nüfus yönetimi meselesi değil; bu cevaplanamayan sorunun üzerine kapandığı yer.