Cuma günleri minberden yükselen ses, sıradan bir konferans değildir. O ses; ruhlara gıda veren, kalpleri dünya uykusundan uyandıran mukaddes bir zikirdir. Fakat zaman zaman "Hutbe nasıl olmalı, hangi dilde okunmalı?" tartışmaları gündeme gelir. Bu noktada Bediüzzaman Said Nursî’nin ortaya koyduğu ölçü, ibadetin kudsiyetini koruyan bir dengedir.
Bediüzzaman’ın hutbe ufku iki temel sütun üzerine oturur: İbadet boyutu (Arapça aslı) ve irşad boyutu (sadelik).
Hutbenin esası Arapça’dır.
Bediüzzaman, hutbenin her şeyden önce bir zikir ve ibadet olduğunu hatırlatır. Bu yönüyle hutbe, İslâm’ın evrensel sembollerinden (şeair) biridir ve değiştirilemez.
Hutbe, namazın bir parçası gibidir. Nasıl ki namazı kendi orijinal diliyle kılıyorsak; hutbenin de rüknü olan hamdele, salvele, ayet ve hadis kısımları kendi mukaddes diliyle, yani Arapça okunmalıdır. Bu, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanları tek bir ortak lisanla birbirine bağlayan manevî bir köprüdür. Tamamen yerel dillere çevrilen bir hutbe, zamanla kudsiyetini kaybedip sıradan bir insanî hitaba dönüşme tehlikesi taşır.
Hutbeler gösteriş değil, kalbe hitap halidir.
Hutbenin ibadet yönü Arapça lafızlarla korunurken, cemaate bakan yönü ise son derece yalın olmalıdır. Bediüzzaman, İşârâtü'l-İ’caz tefsirinde minberin bir edebiyat yarış pisti olmadığını söyler:
"Ben sizden beliğ manaları, hükümleri, hakikatları ifade eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum."
Hutbenin farz ve sünnet olan aslî kısımları, ümmetin ortak bağını ve ibadetin kudsiyetini korumak adına mutlaka Arapça okunmalıdır.
Kudsiyetiyle göklere uzanan, sadeliğiyle kalplere dokunan bir irşad makamı olmak, minberin gerçek değeri de bu değil midir?