Çekmeceyi açtım. Çeyizimden kalma sarı renkli yemeniyi elime alınca gözlerim yaşardı. Rahmetli anneciğimin elleri değmişti bu oyalara. Bazıları annemin çeyizinden kalma, antika haline gelmiş, yıllar içinde tülbentleri eriyip gitmiş, fakat oyaları sapasağlam kalmış, annem de yeni tülbent ve yemenilere, bu sanat eseri, rengarenk oyaları dikmişti. Her birinin ismi vardı. Dalya, kuşgözü, iğde çiçeği, gelin tacı, isimli oyalar... Yemenileri buğulu gözlerle izlerken, renklerinde maziye dalıp gittim.
Küçüklüğümde odamızın bir köşesinde üstü nakışlı, işlemeli eski bir çeyiz sandığımız vardı. Rahmetli annem dört kızının çeyizini bu sandıkta muhafaza etmişti. Ablalarım sırayla gelin olup gidince en küçük ben olduğum için sandık benim çeyizime ev sahipliği yapıyordu. Annem çok özenli bir kadındı. Arada sandığı açardı. Naftalin kokusu odayı sarınca hemen yanına gelirdim. Anneciğimin sandığı açışı, dantelleri, kanaviçeleri, işlemeli bohçaları özenle çıkarıp onları sıvazlayarak tekrar yerine yerleştirmesini seyretmeye bayılırdım.
Hiç görmediğim, ben doğmadan önce vefat etmiş rahmetli babannemden kalma ipek çarşafı, hürmetle katlar "Bu babannenden sana hatıra işte" deyişini hiç unutamam ve halen saklarım o çarşafı. Baktıkça hatırlar, ona dua ederim. Eşya deyip geçmemeli. Eşyanın da ruhu oluyor. Eğer kalbimi sızlatıp gözlerimin yaşarmasına, dua etmeme, ölmüş birisiyle bir nevi irtibat kurmama vesile oluyorsa, eşyanın da ruhu vardır diyorum. Öyle bir inancın, öyle bir geleneğin çocuklarıyız ki; bırakın insanlara saygılı olmayı (zaten insana hürmet, merhamet hayat tarzıydı), eşyaya bile ihtiramla yaklaşılırdı.
Gençlere nutuk atar gibi görünmek istemem ama bu gerçeği gelecek nesillere aktarmanın da gerekli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir bereket bir saadet vardı o yıllarda. Ne mahkeme kapılarına gidilir, ne psikolog kapıları aşındırılırdı. Aile bağları kuvvetli, arkadaşlıklar samimî, komşuluklar yürekten yaşanırdı. Dertler sıkıntılar yakınlar tarafından paylaşılır, her iş halloluverirdi. Merhamet vardı. Sevgi en saf haliyle yaşanırdı. Erkek ve kadın fıtratları bozulmamıştı. Herkes kendi cinsiyeti içinde halinden memnuniyet duyar, şükür duygusuyla hareket ederdi. Ya şimdi öyle mi?
Önce merhameti kaybettik bu topraklarda ve daha nice değerlerimizi. Oysa merhamet; insanı insan yapan yapı taşı, temelinin ilk harcıydı. İnsaniyet onun üzerine bina edilmiştir. Sonra sevgiyi kaybettik. O muhabbet ki; "şu kâinatın sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır. Hem şu kâinatın nurudur" der Bediüzzaman, öylesine mühim bir kavram..
Elbette çağ değişiyor, teknoloji gelişiyor hepsine amenna; fakat ne acıdır ki insanlık gelişmiyor, hep söylendiği gibi medenîleşemiyor maalesef..
Durum ortada. Savaş ve kandan besleniyor şu yalan dünyanın zalimleri.
İnsandan önce merhameti çaldılar. Sonra sevgiyi yok ettiler. Artık saygı duymuyor birbirine insanlar...
“Zaman değişmiş, asır başkalaşmış. Herkes dünyaya dalmış..." bile olsa, bizler; yeryüzünün huzur davetçileri olmaya talibiz Allah'ın izniyle. "Hem, elimizde nur var, topuz yok. Nur, kimseyi incitmez, ışığıyla okşar." Hepimiz evimizin önünü temiz tutsak, her yer tertemiz olur düsturunca; sevgiye yatırım yapalım, sevgiyi yaşatalım, sevgi dilinin açamayacağı kapı yok. Sevgi bir nurdur insan kalbinde. Nuru çoğaltalım, o nur ile nurlanalım biiznillah.