”Evet yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var.” (Lem’alar)
Bediüzzaman bu ikazıyla her devre ve her nesle hitap eden derin bir vicdanî muhasebe çağrısı çünkü zaman ve zemin değişse de hak ile bâtıl, yapıcı ile yıkıcı arasındaki o ezelî mücadele, farklı kisveler altında varlığını sürdürmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin “cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye” olarak tarif ettiği hat; Kur’ân’ın rehberliğinde ihlâsı, uhuvveti, meşvereti, adaleti ve şefkati esas alan bir istikamet yoludur. Bu cadde, şahısların veya şahsî menfaatlerin değil, mutlak hakikatin peşinden gitmeyi; nefsin bencilliğini değil, vicdanın berrak sesini dinlemeyi gerektirir.
Ancak insan fıtratı gereği, tarih boyunca olduğu gibi bugün de bu ana caddeden sapmaya sebep olabilecek pek çok insanî zaaf mevcuttur. Kırgınlıklar, şahsî ihtilaflar, dünyevî hesaplar, makam beklentileri veya anlık öfkeler, insanı farkında olmadan o asil ve büyük gayesinden uzaklaştırabilir. İşte Üstadın tam bu noktada koyduğu teşhis ile insan, içinde zerre kötü niyet taşımadan, hatta kendince haklı gerekçelere sığınarak bile hak cephesine zarar verebilir; neticede hakikate düşman odakların işini kolaylaştırabilir.
Burada Mü’mince bir duruşun temel ölçüsü, sadece niyetin temizliğiyle yetinmeyip, atılan adımların doğuracağı neticeleri de basiretle tartabilmektir. Çünkü bazen saf bir niyetle ya da haklı bir gücenmeyle yaşanan bir ayrılık, bir kopuş; hakikatin asıl gücü olan birlik ve dayanışma ruhunu zedeler.
Daima kusur arayan mütecessis bir göz yerine ıslah edici bir el olmak; öfkenin anlık parlamalarını değil, hikmetin kalıcı sükûnetini tercih etmektir. Şahıs merkezli kırgınlıkların üstüne çıkarak dava merkezli düşünebilmektir. Zira Kur’ân’ın gösterdiği o büyük cadde, dersini tam da buradan verir: Birlikten rahmet ve kuvvet doğar; ihtilaf ise kalplerdeki gücü ve bereketi dağıtır.
Bugün, karmaşanın ve gürültünün çoğaldığı bu asırda, her zamankinden daha fazla basirete, ferasete ve samimi bir iç muhasebeye ihtiyacımız var. Kimin ne söylediğinden veya kimin ne kusur işlediğinden önce; bizim söylediğimiz sözün ve takındığımız tavrın hakikate hizmet edip etmediğine bakmalıyız. Duygusal reaksiyonlarla değil, köklü ölçülerle hareket etmek; geçici dalgalanmalar uğruna kalıcı limanları tahrip etmemek en doğrusudur. Attığım adımlar, kurduğum cümleler ve sergilediğim duruş Kur’ân’ın büyük caddesindeki yürüyüşü ve kardeşliği perçinliyor mu; yoksa farkında olmadan, kalben asla istemediğim halde, o caddeyi yıkmak isteyenlerin değirmenine su mu taşıyor?
Hak yolda sebat etmek, sadece o yolda statik bir şekilde durmak demek değildir; ayrıştıran değil birleştiren, yıkan değil inşa eden, kıran değil tamir eden bir ahlâkı hayatın her alanında canlı tutmaktır.