"[...] vahşiyane irticaın bu dehşetli zulümlerine karşı gelen Kur’ân şakirdlerinin Kur’ân'ın yüzer kanun-u esasîsinden ‘vela teziru vaziratun vizra uhra’ ayetinin ders verdiği kanun-u esasîsi ile adalet-i hakikiyeyi ve ittihadı ve uhuvveti temin etmeye çalışan ehl-i iman fedakârlarına ‘mürteci’ namını verip onları müttehem etmek; mel'un Yezid'in zulmünü, adalet-i Ömeriyeye tercih etmek misillü en vahşî ve zalimane bir engizisyon kanununu, beşerin en yüksek terakkiyatına ve adaletine medar olan Kur’ân’ın mezkûr kanun-u esasîsine tercih etmek hükmündedir."
Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî'nin Emirdağ Lâhikası’nda geçen bu veciz ifadesi yalnızca tarihî bir kıyaslama değil; aynı zamanda her dönemde insanlığın karşı karşıya kaldığı bir vicdan muhasebesidir.
Tarih boyunca insanlar çoğu zaman şahıslara, ideolojilere veya menfaatlerine göre hüküm vermişlerdir. Kendi tarafında olan bir haksızlığı görmezden gelirken, karşı taraftaki küçük bir hatayı büyütmüşlerdir. Oysa gerçek adalet, dosta da düşmana da aynı ölçü ile yaklaşabilmektir. Adaletin temel şartı budur.
Hz. Ömer'in temsil ettiği adalet anlayışı, hukukun üstünlüğünü ve herkesin kanun önünde eşit olmasını esas alır. Bir devlet başkanının dahi sıradan bir vatandaşla aynı mahkemede hesap verebilmesi, adalet-i Ömeriyenin en önemli göstergelerindendir. Buna karşılık zulüm, gücün hakka üstün tutulması, hukukun şahıslara göre işletilmesi ve kuvvetin adaletin önüne geçirilmesidir.
Bediüzzaman'ın dikkat çektiği nokta şudur: İnsanlığın ilerlemesine vesile olan Kur'ânî adalet prensiplerini terk ederek, baskıcı ve zalimane sistemleri tercih etmek büyük bir yanlıştır. Çünkü medeniyetin gerçek ölçüsü teknoloji veya ekonomik güç değil; adalet, hürriyet ve insan haklarına gösterilen saygıdır.
Kur'ân'ın temel prensiplerinden biri, "Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin" emridir. Bu İlâhî ölçü, adaletin duyguların ve menfaatlerin üstünde tutulmasını emreder. Haklı olanın yanında olmak, haksızlık kimden gelirse gelsin ona karşı çıkmak mü’minin ve vicdan sahibi her insanın vazifesidir.
Günümüzde de toplumların huzuru ancak adaletle mümkündür. Mahkemelerde, devlet yönetiminde, ticarette, aile hayatında ve sosyal ilişkilerde adalet zedelenirse güven duygusu kaybolur. Güvenin kaybolduğu yerde ise ne huzur ne de gerçek kalkınma sağlanabilir.
Her şeyden önce hakkı ve adaleti esas almak gerekir. Adaletin olmadığı yerde kuvvet zulme dönüşür; adaletin hâkim olduğu yerde ise toplumlar huzur bulur. Hakikî medeniyet ve gerçek ilerleme, ancak Kur'ân'ın emrettiği adalet prensiplerinin yaşanmasıyla mümkün olacaktır.