Başlığımızda yer alan “kordela”, filmcilikte, 1960’ların ortalarına kadar sektör jargonunda (özel dilinde) sinema filminin kendisini veya film şeridini ifade eden bir sözdür.
Dünyadaki hareket ve faaliyetler de âdeta, sinemaskop / geniş perde film değil mi?
Kameranın hiç durmaksızın kaydettiği hayat inişiyle çıkışıyla, hatasıyla sevabıyla koşar adım gidiyor; sağa sola kıvrılarak çağlayan enhar gibi…
Eh, hayat bu!
Geliyor, gölgeleniyor ve gidiliyor. Ama bu serüvenin içinde ne çok aktör rol alıyor ne çok figüran çalışıyor karelerin çekilmesi, kameranın kaydetmesi, kordelanın bitmesi için platoda durmadan, duraksamadan.
Tâ son karenin çekileceği, “Paydos!” duyurusuyla setin kapanacağı ana kadar.
Filmde rol, cansız iken; hakikatte hem canlı hem heyecanlı.
İşte, hayat filminde insanın en yakın rol arkadaşı, yine insana en yakın olan eşidir. Onunla birlikte ne çok rol alırlar, ömürleri boyunca.
Pencereden bakıldığında, sokaklara çıkıldığında görülen manzara: Hep bir yerlere ulaşma çabasıyla yoğun ve hararetli koşuşturma...
Zamana sığdırılmaya gayret edilen işler güçler, tasalar kederler; halledilmesi gereken, raflarda bekleyen meseleler… Hâl böle olunca, şu cümle pürdikkat okunmalı ve zihne yazılmalı:
“Evinize iyi bakın! Orada dört duvar değil, hayatınızın hikâyesini göreceksiniz”.
Bu cümlenin kaynağı, bir reklâm spotu. Ama gerçeklere projektör tutan bir ifade, bir anlatım biçimi. Bazen az söz çok şeyleri ifade eder ya, bu da onlardan biri.
Evet, “Evinize iyi bakın” demek ne demek?
Burada dirlik düzenlik, maişet manasındaki geçim ya da aynı hâneyi paylaşan insanların mutluluğu mu kastediliyor dersiniz? Bu sözlerin hepsi, bu cümlenin künhürde. Âdeta, satırların değil, harflerin ruhuna massedilmiş bir mana!
Levh-i İlâhîde mukayyet senaryonun insan denen oyuncuları, Yaradan’ın emriyle, oynadıkları rollerini evlerinin duvarını perde yapıp bir de kendi gözleriyle dışarıdan, arka plandan seyretseler neler görecekler, neler…
Gencecik iki canın bir beden olduğu günler; kadifemsi yanakları koklayarak öpüşler, vara yoğa bakmaksızın, geçirilen öğünler; çiçekler, kelebekler ve bazen, can yakıcı böcekler…
Kişi, orada duvarın rengini değil, hayatın kendini görecek; ilmek ilmek örülmüş bir ömrü fark edecek. Manzara: İhtiraslar, itiraflar; ardı arkası gelmeyen hırslar ya da iftiharlar…
İzleyenlerin her hepsini, elini şakağına koyup ibretle izlerken; bunları bulacak, hayat karelerinin içinde.
Tasavvur tufanı bu ya!
Duvardaki kordela gelir, gönüllere oturur; bazı çehrelere hüzün, kimi dudakların kıvrımlarına mutluluk çizgileri olarak.
Yani hayat, o an duvara akseder; ark ışıklarının perdeye yapıştırdığı film karelerine benzer mahut bir görüntü biçimiyle.
Ve…
Koskocaman bir “Yaaa!..” dedirtir insana, sessiz ve derinden.