Bu zamanda “mânevi cihad”ın esas olduğunu beyân eden Bediüzzaman, İslâmın istiklâl ve haysiyeti, ülkenin şerefi ve izzetinin hakkı için maddi cihadın icâbını da hakkıyla ifa eder.
İstanbul’un ve Anadolu’nun işgaline karşı çıkıp Kuvay-ı Milliyeye fedakârâne destek veren âlim ve mücâhidlerin başında yer alır.
Kasım 1918’de İstanbul’a asker çıkarıp işgal eden İngilizlerin istilâcı politikalarına kamuoyu oluşturmaya uğraşmaları üzerine İngiliz propagandalarınnın etkisini kırmak ve halkı ikaz için “Hutuvat-ı Sitte” (şeytanın altı aldatması) adlı eserini gizli olarak bastırır. İngiliz istilacıların yüzlerine tükürürcesine matbaa lisânıyla, şehâmet-i îmaniye ile İslâm’ın izzet ve şerefini haykırır.
İstanbul’daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington’ın emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere her tarafta aranan Bediüzzaman, bu eserini İstanbul’da dağıttırır. Böylece kamuoyunda İngiliz aleyhtarlığı uyanır, işgal propagandası etkisini kaybeder.
Bunun üzerine İngilizler bu millî direnişi kırmak için kontrol ettikleri resmî makamları kullanmaya koyulurlar. Kontrollerindeki bazı çevrelerin de baskısıyla başta dönemin Şeyhülislamı Dürrizâde Abdullah Efendi olmak üzere resmî hocalara Kuvay-ı Milliye ve Anadolu’daki İstiklâl Harbi’nin aleyhinde “fetvalar” çıkartırlar.
“KUVA-YI MİLLİYE ALEYHTARI FETVALAR MUALLELDİR…”
Zorla “yazdırılan” bütün bu “fetvalar”a karşı harekete geçen 76 müftü, 36 ilim adamı ve 11 mebus, isnadları tesirsiz hale getiren mukabil fetvalar yayınlarlar. Bediüzzaman da bunların başında gelir. (Osmanlı Şeyhülislâmları, 260; Sarıklı Mücâhitler, 300; Risale-i Nur Hakkında İlmî Bir Tahlil, 71)
Daha sonra Tulûat adlı eserinde derc ettiği “Anadolu aleyhine çıkmış olan fetvaya ne dersin?” sualine Bediüzzaman, “Fetva-yı mahz (vatanın ve milletin maslahatına göre verilmiş bağımsız ve objektif bir fetva) değil ki itiraz edilmesin” diye cevap verir. Söz konusu “fetva”nın işgâli meşrulaştırmak ve Müslümanların direnişini kırmak kasdıyla “hazırlatıldığını” nazara verip, “Kim nazar etse bizzarure muradı (amacı) anlar” ifadesiyle fetvanın maksadını deşifre eder.
“İrâde-i seniyenin işgal altında olduğu”nu, böyle bir idâreye bağlı makamın verdiği fetvanın sağlam olmayıp dinlenilmeyeceğini, buna mukabil işgalcilerle mücadelenin vecîbe olduğunu açıklar.
Anadolu aleyhindeki davalarda Anadolu’nun da konuşturulması, ülkenin durumuna vâkıf siyasetçilerden ve hiçbir tesir altında kalmayan ulemadan müteşekkil bir heyet tarafından “maslahat-ı İslâmiye” (İslâmî maslahatlar) noktasında muhakeme edildikten sonra ancak “fetva”nın verilebileceğini kaydeder. Cihadın aleyhindeki “fetva”yı reddeder.
“Düşman istilâsına karşı harekete geçenler asî değillerdir, fetva geri alınmalıdır” der. “Zaten şimdi bazı hakaikda (hakikatlerde) bir inkılâb var. Ezdat (zıtlar) isimlerini değiştirip, mübadele etmişler. Zulme adâlet, cihada bağy (isyan), esârete hürriyet nâmı veriliyor” diye mevzubahis fetvaları “muallel (hastalıklı, sakat ve kusurlu)” ilân eder.
Devamında ise “Edirne Camiinde, bir İslâm hocasının lisânıyla, Venizelos gibi şeytan zâlime dua ettirilmesi”ne, “Merkez-i Hilâfette, Müslümanlar lisanıyla hizbüşşeytan (şeytan taraftarı) olan (İngiliz) ve Yunan askerlerini halâskâr (kurtarıcı), tathirci (temizleyici, pâklayıcı) ilân” edip “karşısındaki gürûh-u mücâhidini (mücâhitler kafilesini) câni, zâlim” niteleme garabetine dikkat çeker. İngiliz taraftarlığına dair fetvaları şiddetle takbih eder. (Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, Tulûat, 574, 575)
Buna “Değil Vahdeddin gibi mütedeyyin bir zât, hatta en fâcir bir adam da, yalnız ism-i hilâfeti taşıdığı için ihtiyarıyla etmez. Demek, mükrehtir (zorlanmıştır, zorla yaptırılmıştır). O halde ona itaat, adem-i itaattir (itaat etmemektir, emri dinlememektir)” der. (a.g.e., 451-452)
“VENİZELOS GİBİ ŞEYTAN ZÂLİME DUA ETTİRİLDİ”
Bediüzzaman’ın dikkat çektiği “camide Venizelos’a dua ettirilmesi” hâdisesi, Yunan’ın 25 Temmuz 1920’de işgal ettiği ve Rum Valinin yönettiği Edirne’de -Sevr’in imzalanmasından iki gün sonra- 12 Ağustos 1920’de meydana gelir.
Devrin Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi, Edirne Müftüsü Mustafa Hilmi Efendi’yi Edirne Metropolitane Kilisesinde Yunan Başbakanı Elefterios Venizelos için yapılacak “şükran âyini”ne katılmaya görevlendirir. Müftü Mustafa Hilmi Efendi de maiyetiyle bu “tâlimat” gereği ayine katılır.
İşin en acıklı ve yaralayıcı yönü, aynı gün öğleden sonra aynı ayin Selimiye Camiinde de tekrarlanır; başta Rum Vali General Zimbrakakis olmak üzere, General Leonardopulos, Metropolit Efendi ile maiyeti Selimiye Camiinde Mustafa Hilmi Efendi tarafından karşılanırlar.
Daha da fecisi, caminin iç avlusundaki merâsimde önce Kur’ân okunur, ardından Müftü “hürriyet ve adâletin temsilcisi” olarak övdüğü Venizelos için duâ eder. (Mustafa Kemal Atatürk, Yeni Gerçekler, Yeni Düşünceler, Prof. Dr. Sabahattin Özel, İş Bankası Kültür Yayınları, s.155,156)
Ardından da Kurtuluş Savaşından sonra Yunan ordusu ile kaçan Selânikli Münir Mustafa Neyyir Uskanlı’nın sahibi ve başyazarı olduğu, Yunanların para desteğiyle çıkarılıp Milli Mücadeleye karşı Yunan emellerine hizmet eden -13 Ağustos 1920 tarihli- Edirne Te’min gazetesinde, “Müftü Hilmi Efendi, Selimiye Camii’nde, hürriyetin ve adaletin saygıdeğer temsilcisi olan Venizelos hazretlerinin sağlığı için güzel bir dua okumuş ve hazır bulunanlar şükran duygularını belirterek duaya katılmışlardır” medhiyeleri dizilir.
Özetle, Birinci Dünya Savaşında Gönüllü Alay Kumandanı olarak Kafkas cephesinde avcı hattında talebeleriyle ve fedâileriyle birlikte savaşan, İstanbul’da İngiliz işgaline karşı hayatını ortaya koyarak mücadele eden, eserleri ve beyânatlarıyla işgal aleyhindeki “fetva”nın geçersizliğini ilân eden Bediüzzaman’ın Kuva-yı Milliyeye aleni desteği, maksatlı bütün bayat isnad ve iftiraları berhava eder.
Bundandır ki 22 Kasım 1922 tarihli Meclis Zabit Ceridesinde, Ankara’ya davet edilen Bediüzzaman, Birinci Meclis’te mebusların alkışlarıyla “hoşâmedi merasimi”yle karşılanır, Meclis kürsüsünde Anadolu gazilerine ve zafere dua ettiği tescillenir. (Meclis Zabıt Ceridesi, 9 Teşrini Sani 1338, c: 24, sahife: 457)
Ve bu belge, Bediüzzaman’ın “mesâi-i hâmiyetmendânesine (hâmiyetli çalışmalarına)” ve “hidemât-ı bergüzide-i vatanperverânesine (seçkin vatanperverâne hizmetlerine)” yüzlerce misalden bir misal olur…