“Terörsüz Türkiye” sloganıyla propaganda edilip terör örgütü üzerinden kotarılmak istenen “süreç”, bir dizi handikapla muallel.
Handikapların başında, demokratikleşme ve hukukun üstünlüğünün ıskalanması, “süreç komisyonu raporu”ndaki Anayasa Mahkemesi ve AİHM’nin “hak ihlâli” kararlarının uygulanmaması geliyor.
Terörist başına “umud hakkı”yla “siyasallaştırma koordinatörü statüsü” bahşedilirken, terör örgütü militanlarını “yasallaştıran yasalar” öngörülürken yargının bağımsızlığıyla tarafsızlığına, hak ve hürriyetlere dair tek bir adım atılmıyor.
Bu arada 19 Mart operasyonları toplum mühendisliğiyle tepeden tâlimatla “siyasallaştırılarak araçsallaştırılan yargı” üzerinden muhalefet belediyelerine baskınlarla siyasî kumpaslar tam gaz dayatılıyor. Seçilmiş siyasetçilerin, yüz binlerce oy farkıyla kazanmış belediye başkanlarının, sırf düşüncelerini açıkladıklarından gazetecilerin mahkûmiyetleri, tutuklulukları sürdürülüyor. “Kayyım” atamalarıyla millet irâdesinin gasbı devam ettiriliyor…
SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ MİLİTANLARI AF EDİLİRKEN…
Ancak en çelişkili çarpıklık, iktidar partisi sözcülerinin ikrarlarıyla “silah bırakmayıp kendini feshetmediği” güvenlik ve istihbarat birimlerince tescillenen silahlı terör örgütü militanlarına “hukukî, siyasî, vicdanî yasal düzenlemeler”den dem vurulurken, eline çakı almamış insanlara hiçbir hukukta olmayan “silahsız terör örgütü’ mensubu” ithamını yaptıklarının resmen “teğet” geçilmesi.
Kırk bin insanın katlinden müebbede mahkûm terörist başıyla katliamların direktifini veren terör örgütü elebaşları affedilirken, 15 Temmuz Hadisesi bahanesiyle dayatılan “20 Temmuz OHAL darbesi” KHK’larıyla, terörle, şiddetle en ufak bir ilgisi olmayan insanlara çifte standartlı “ayrı hukuk”un uygulanması.
Suç olmayanı sonradan “suç” sayıp hukuku berhavayla yasaları geriye doğru işleterek “iltisak”-“irtibat”la yüz binlerin hak kazandıkları işlerinden ihracı haksızlıklarına hiçbir “tedbir”in alınmaması.
On sekiz bini aşkın terör örgütü militanına “siyaset yapmaları” için ülkeye dönmeleri kıyağı sunulurken, çocuğunu devlete bağlı okullara gönderen, hayır için kermes yapan, iktidarı destekleyen gazetelere abone olan ya da Diyanet’in Hac paralarını yatırdığı finans kurumunda işlem yapan, bakanlıkların teşvik ettiği sendikalara üye olan vatandaşların istihbarat jurnalleriyle, iftira ve ihbarlarla tek kelime savunmaları alınmadan yargısız infazla derdest edip yıllardır uğratıldıkları hukuksuzluklara ilişkin “yasal düzenlemeler”in yapılmaması.
Dahası Anayasanın 121. maddesine göre OHAL’in sona ermesiyle sözkonusu KHK’ların “geçersiz” olup idarenin emrivakiyle herhangi bir işlem tesis edemeyeceği hükmüne rağmen, hiçbir hukukî dayanağı bulunmayan hukuksuzluklar dayatılıyor. Silahlı terör örgütü militanlarına af getirilirken, “silahsız terör örgütü” dediklerine yığınca cezalar yağdırılıyor!
“APO’YA UMUT HAKKI DİYENLER ÖNCE KHK’LILARI GÖRSÜN” İKAZI
Bu açıdan 15 Temmuz sonrasındaki OHAL haksızlıklarının toplumsal bir travmaya dönüşmesinden yakınan AKP kurucusu Adalet eski Bakanı Bülent Arınç’ın “Apo’ya umut hakkı’ diyenler önce KHK’lıları görsün!” ikazı oldukça anlamlı.
Avrupa Parlamentosu’ndaki bir diyalogu paylaşarak, “Bir milletvekili ‘Türkiye’de üç milyon terörist varmış’ dediğinde salonda kahkahalar yükseliyor. Üç bin derseniz anlaşılır ancak üç milyon derseniz, bu ‘tüm ülkenin teröristlerin eline geçtiği’ mantıksızlığı anlamına gelir” tepkisini dile getiriyor. (gazeteler, 10.5.26)
Terörist başına öngörülen “umut hakkı’nın öncelikle bütün vatandaşlar için uygulanması gerektiği”ni belirten Arınç’ın, “Bugün Apo için statü peşinde koşanlar artık bir çözüm üretsinler. Cezaevinde iyi hali görülen bütün mahkûmların topluma kazandırılması, bütün mağduriyetlerin giderilmesi için herkese bu hak tanınmalı” çağrısı gerçeği ortaya koyuyor.
Neticede, demokrasi ve hukuk yoksunluğu topyekûn millete ve ülkeye kaybettiriyor…