İslam tarihi boyunca ümmetin sinesinde en derin yaralardan birini açan meselelerin başında şüphesiz ki Şia ve Ehl-i Sünnet arasındaki ayrılıklar gelir.
Asırlar boyu süregelen bu ihtilafın kökenine inmek, sadece tarihi bir okuma yapmak değil; aynı zamanda Peygamber Efendimizin (asm) "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunlardan biri ehl-i necattır"1 hadis-i şerifinde işaret ettiği ‘Fırka-i Naciye’nin, yani kurtuluşa eren o istikametli yolun kodlarını çözmek demektir.
Peki, bu ayrılığın asıl kaynağı nedir? Sorunun temeli, niyetlerdeki sapmadan ziyade muhabbetin ölçüsünün kaçırılmasına dayanır. İnsanî bir duygu olan sevgi, ifrat (aşırılık) ve tefrit (eksiklik) arasında dengelenmediğinde tahrip edici olabilir. Şia meselesinin özünde de Hazret-i Ali’ye (ra) duyulan muhabbetin, ne yazık ki ifrat derecesine vararak diğer büyük Sahabelere, özellikle de Hazret-i Ebu Bekir (ra) ve Hazret-i Ömer’e (ra) karşı bir husumete dönüştürülmesi yatmaktadır. Siyasî çalkantıların ve tarihî hadiselerin (Cemel ve Sıffin gibi) yanlış yorumlanması, Hazret-i Ali'ye olan sevgiyi, onun can yoldaşlarına karşı bir tavır almaya dönüştürmüş ve mesele siyasî bir ihtilaftan itikadî bir uçuruma sürüklenmiştir.
Ancak meselenin hakikatine Risale-i Nur’un o insaflı ve ufuk açıcı penceresinden baktığımızda, ezber bozan bir gerçekle karşılaşırız: Hazret-i Ali’yi (ra) seven ve hürmet eden Ehl-i Hak ve Sünnet, Hazret-i Ali’nin (ra) sevdiği ve ciddî hürmet ettiği Şeyheyni nasıl sevmesin ve hürmet etmesin?”2
Tarihî hakikatler ve sahih kaynaklar bize gösteriyor ki, Hazret-i Ali (ra), Şeyheyn olarak bilinen Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer’e (ra) karşı hiçbir zaman bir düşmanlık beslememiş, aksine onların hilafetlerini kabul etmiş, arkalarında saf tutup namaz kılmış ve İslâm’ın inkişafı için onlara en kritik zamanlarda şeyhülislamlık makamında danışmanlık yapmıştır. Hatta kendi çocuklarına onların isimlerini verecek kadar derin bir muhabbet beslemiştir. Durum böyleyken, Hazret-i Ali’yi sevme iddiasıyla yola çıkıp onun en çok sevdiği ve saygı duyduğu zatlara buğzetmek, Hazret-i Ali'nin ruhunu muazzeb etmekten başka ne anlama gelebilir?
İşte tam bu noktada çözümün reçetesi belirginleşiyor: İstikametli muhabbet.
Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat, bu istikametli muhabbetin ta kendisidir. Fırka-i Naciye olmasının sırrı da buradadır. Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali'yi (ra) Kur'ân'ın ve Sünnet'in övdüğü gibi, Hulefa-yi Raşidîn'in dördüncüsü, Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) amcaoğlu ve damadı, ilim şehrinin kapısı olarak en yüksek makamda sever. Fakat bu sevgi, diğer Sahabelerin hakkını gasp etmez.
Bu denge bizi şu muazzam tespite götürür: “Hazret-i Ali’nin (ra) şiaları asıl Ehl-i Sünnet ve Cemaattir.”3 Çünkü Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali'nin yolundan zerre miktar sapmamış, onun inandığı gibi inanmış ve onun sevdiği gibi sevmiştir. Onun yolu, Kur'ân ve Sünnet yoludur; Sahabeler arasında ayrım yapmadan hepsine "Radıyallahu Anh" diyebilme erdemidir.
Sonuç olarak; asırlardır süregelen bu yaranın merhemi, tarihî husumetleri kaşımak değil, muhabbette istikameti bulmaktır. Hazret-i Ali'ye duyulan sevgi, Sahabelere düşmanlık etmek için bir kılıf değil, Yaver-i Ekrem’in (asm) nuranî halkasına sımsıkı sarılmak için bir vesile olmalıdır. Ümmetin birliği, ancak bu şuurla, Ehl-i Sünnet ‘in o geniş, kucaklayıcı ve mutedil şemsiyesi altında sağlanabilir. Zira hakikî sevgi, sevilene benzemeyi ve onun sevdiklerini sevmeyi gerektirir.
Kaynakça:
1- Ebû Dâvud, Sünnet, 1; İbni Mâce, Fiten, 17; Tirmizî, Îmân, 18. (Ayrıca bkz. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yirmi İkinci Mektup, Yeni Asya Neşriyat, s. 259).
2- Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar, Dördüncü Lem'a, Yeni Asya Neşriyat, s. 41-42.
[3] Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar, Dördüncü Lem'a, Yeni Asya Neşriyat, s. 43.