Haklar manasındaki hukuk, Allah’ın Hak isminin tecellilerinin adıdır. Bu sebeple çoğul kullanılması ancak hukukun hakikatini o bir ve biricik olan Allah’a atfetmek şartıyla anlamlıdır.
Hukuk evvela Yaratan’ın yarattıkları üzerindeki hakkıdır. Yani yaratılanın Yaratan’a karşı yükümlülükleridir.
İnsandan başka mahlûklar Allah’a karşı vazifelerini ihlal ya da ihmal etmeden ifa eder: Zerreler ve küreler dönerek, kuşlar öterek zikreder. Birbirlerine karşı vazifelerini ise genellikle ifa ederler. Ama bazen haddi aşarlar. Aslanın ceylan yavrusunu parçalaması gibi. İnsan dışı bu âlemde hukuksuzluk istisnadır.
İnsanın Allah’a karşı iradî vazifelerine yani Allah’ın insandan beklediklerine hukukullah denir.
Allah’ın insanlara; birbirlerine ve mahlûkata karşı yüklediği vazifelere ise kul hakkı/hukuku’l-ibad denir. Bu alanda dünya dardır, adaletin sadece ucu görünür. Adaletin hakikati o kadar büyüktür ki ancak ahirette tecelli edebilir.
Yaratıcı’yı inkar eden ya da görmezden gelen felsefe ise bu dünyadaki ipuçlarına rağmen ahireti ve büyük hesabı görmezden geldiğinden ve insanı kul olarak göremediğinden bu hukuku hakkın asıl sahibinden koparır, insanı sahipsiz bırakır ve bu haklara “sahipsiz insan hakları” der.
Bu felsefe insana ve topluma değer verme biçimi yönünden kabaca ikiye ayrılır: Sosyal hukukçular “otorite iyidir ve gereklidir” fikriyle ferde karşı toplumların haklarını üstün görürken liberal hukukçular cemiyete ve devlete karşı ferdin haklarını üstün görür, “hürriyet asıldır” diyerek otoriteyi olabildiğince reddeder, küçültmeye çalışır.
Hukukun tamamının kaynağının Cenab-ı Hak olduğuna inananlar ise bu konudaki kararı da Allah’a ve peygamberlerine ve onların yolundan giden salih kullarının hikmetine bırakır.
Bu uzun girişi neden yaptık?
Cemiyet türlerinin en küçüğü ve en sıkısı aile denilen topluluktur. Tamam.
Ama şahsın hukuku ile ailenin hukuku çatıştığında ne olacak?
Dinler aileyi ve dolayısıyla ailenin hukukunu muhafaza etmeye önem verir. Ancak bunu abartanlar, aileyi, boşanmayı yasaklamak suretiyle ayakta tutmaya çalışırken (Katolik nikahı), İslâmiyet boşanmayı yasaklamaz ama bu alanda keyfîliği engellemeye çalışır.
Bediüzzaman mü’min kadınlara nasihat ettiği Risalesinde “Mahremce bu sözümü size söylüyorum” ön bilgisiyle evlilik hususunda şu dersleri veriyor:
“Maişet derdi için; serseri, ahlâksız, firenkmeşreb bir kocanın tahakkümü altına girmektense, fıtratınızdaki iktisad ve kanaatla, köylü masum kadınların nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları nev’inden kendinizi idareye çalışınız, satmağa çalışmayınız.”
Yani diyor ki; “geçimim kolay olsun diye yanlış ve kötü bir eşle evlenmeye çalışmayın, rızkınız için çalışarak ve kanaatle geçinin”.
Devamında “Şayet size münasib olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize razı olunuz ve kanaat ediniz. İnşaallah rızanız ve kanaatinizle o da ıslah olur.” diyor.
Yani diyor ki “bir şekilde denk olmayan bir evlilik kurmuşsanız bu kere de artık sabretmeye çalışın, kısmetinize razı olun ki kocanız da size bakıp ıslah olsun”.
Son cümlesi de şöyle: “Yoksa şimdiki işittiğim gibi, mahkemelere boşanmak için müracaat edeceksiniz. Bu da, haysiyet-i İslâmiye ve şeref-i milliyemize yakışmaz!”
Yani demiş oluyor ki, “sabır ile evliliği sürdürmek mümkün iken boşanmak hem İslâmî haysiyetimize ve hassasiyetlerimize uygun değil ve hem de millî şerefimize yakışmaz”.
Millî şeref meselesi mühim. Zira milliyetin çekirdeği olan aile, bilhassa mahsulü olan çocukların hakları açısından mühim.