Öğretmenlik mesleğinin gerçek yüzü, sınıfa ilk adımı attığınız gün değil; bütün sorumluluğu omuzlarınıza yüklenip kendi başınıza kaldığınız gün başlar. Bizim için bu gün, İmroz'un Tepeköy yolunda başladı.
Dereköy ve Zeytinli'ye on beşer, Tepeköy'e ise on kişilik staj grupları hazırlanmıştı. Valizlerimiz elimizdeydi. İnşaatlara kum taşıyan damperli kamyon, okulun erzak deposunun önüne yanaştı. Her grubun kırkbeş günlük erzağı kasaya yüklendi, ardından valizlerimizi yerleştirdik. Arkadaşlarımızla vedalaşıp "süper lüks" vasıtamıza bindik.
1969 yılının Aralık başıydı. Açık kasada dondurucu soğuk iliklerimize işliyordu. Ayakta tutunuyor, ayaklarımızı durmadan kaldırıp indirerek ısınmaya çalışıyorduk. Buna rağmen hep bir ağızdan Öğretmen Marşı'nı söylüyor, içimizde tarifsiz bir heyecan taşıyorduk.
Zeytinli Köyü'nde arkadaşlarımız indikten sonra Tepeköy yoluna saptık. Köye yaklaşırken yol kenarındaki domuz çiftliğinden yükselen ağır koku nefes almayı bile güçleştirmişti. "Bu kadar kötü kokan bir hayvanın etini nasıl yiyebiliyorlar?" diye kendi aramızda hayretimizi gizleyememiştik.
Biraz ileride, küfeler yüklü bir eşek ve arkasından yürüyen sahibi dikkatimizi çekti. Köyde fırın yoktu, evlerde de ekmek yapılmıyordu. Yol ayrımından getirilen ekmekler bu eşekle köye taşınıyordu.
Nihayet öğretmen lojmanına ulaştık. On kişi aynı lojmanda kalacaktık. Yataklarımızı belirledik. Yorulmuş, üşümüş ve iyice acıkmıştık. Üç yıllık öğretmen okulu eğitimi bizi birçok konuda yetiştirmişti; turşu, reçel ve marmelat yapmayı bile öğrenmiştik. Ama çoğumuz makarna haşlamayı bile bilmiyordu.
Sobayı yakıp ısındık. Sonra görev paylaşımı yaptık. Yemek yapabilenler sırayla mutfağa girecek, diğerleri bulaşıkları yıkayacaktı. Böylece, henüz mezun olmadan gerçek köy hayatının bütün sorumluluklarını yaşayarak öğrenmeye başlamış olduk.
Asıl eğitim ise ertesi gün başlayacaktı. Tepeköy'de bizi yalnızca öğrenciler değil, öğretmenlik mesleğinin en ciddî imtihanlarından biri bekliyordu.