Şimdiye kadar hiç alışık olmadığımız üzere ülkemizde de okullara silahlı saldırı hadiseleri yaşanmaya başladı. Son olmasını arzu ettiğimiz saldırılardan biri de 22 Eylül 2026 Salı günü Manisa’nın Turgutlu ilçesinde meydana geldi ve silahlı saldırıda 2’si ağır 11 öğrenci yaralandı.
Saldırı sonrası yapılan açıklamalara bakıldığında problemin özüne inilemediği ya da göz ardı edildiği akla geliyor. Eğitim sistemi ciddi anlamda bir krizle iç içe olduğu halde, hadiseye sadece “yenilenen okullar” ya da “ücretsiz ders kitabı dağıtma” penceresinden bakanların sıkıntının büyüklüğünü kavrayamadığı anlaşılıyor.
Mesele, birilerini itham etmek değil. Eğitim gibi çok önemli bir konu bir kişiye ya da bir siyasî partiye havale edilemez. Bu konu ülkemizde yaşayan 80 milyon insanın meselesidir ve hepimiz “daha iyi eğitim” için elimizden geleni yapmak mecburiyetindeyiz.
Ancak yaşanan silahlı saldırıların temelinin çok derinlerde olduğunu da görmek icap ediyor. Saldırıyı gerçekleştiren öğrenci ya da öğrenciler hangi sosyal çevrede yetişti? Bu öğrenciler hangi TV kanallarını, hangi filmleri izledi ya da hangi “oyun”ları oynadı? Hadiseye bütün yönleriyle bakmadan kalıcı çare bulma imkânı var mı?
Ortaya çıkan bu tabloda “öğrenci, veli, öğretmen” üçlüsünün de sorumluluğu vardır. Dolayısı ile eğitim sisteminin işleyişini planlayan “siyasî irade” de hisse sahibidir. Tek başına öğrencileri, tek başına velileri ve yine tek başına öğretmenleri sorumlu tutamayız. Herkesin ve hepimizin birbirinden farklı sorumlulukları vardır.
Prensip olarak “Aileler çocuklarıyla ilgilensin” denilir. Doğrudur, ancak bu sözle söylendiği kadar kolay mıdır? Ailenin elinde çocuklarına sahip çıkabilecek bilgi ve vasıtalar var mıdır? Anne babalar da nihayetinde mevcut eğitim sisteminde yetiştiklerine göre onlara sadece “çocuğuna sahip çık” demek yeterli olur mu? Elbette sorumsuz davranan aileler vardır, ancak sorumluluklarının farkında olduğu halde çocuğuna sahip çıkmakta zorlanan, onları değişik “çete”lerin eline düşmekten kurtarmakta zorlanan aileler de vardır. Bu ailelere sahip çıkabilecek bir zemin ve sistemimiz var mı?
İş dönüp dolaşıp kalplere ‘manevî yasakçı’ koymakta düğümlenir. Türkiye’yi idare edenler de belki bunun farkındadır, ama yaptıkları ile söyledikleri birbiriyle uyumlu olmadığı için netice almak mümkün olmuyor.
Bugün ortaya çıkan tablo, geçmiş yıllardaki ihmalin ve “ekilen zararlı tohumlar”ın neticesi olduğuna göre, önümüzdeki yılların daha huzurlu olması için bugünden kalplere “sağlam tohum”lar ekebilmek lazım.
“Bu yapılıyor mu?” derseniz, maalesef bu soruya müsbet cevap vermek kolay değil. Sadece “Biz din eğitimi veren okullar açtık” demekle bu yapılmış olmaz. Asıl okul, “İslâm’a layık doğruluğu yaşayarak” ortaya konulan ahlakla mümkündür. Bunu yapmaya çalışalım ki okullar da cemiyet de huzura kavuşsun...