Bir önceki makalemde boykotlu ürünleri satın almanın ve soykırıma finansman sağlamanın vebalinden söz etmiştim. Ancak madalyonun bir de trilyon dolarlık, karmakarışık ve karanlık bir yüzü var.
Peygamberimiz (asm), ahirzamanda Müslümanların sayıca çok olacağına ama “deniz üzerindeki çöp ve köpük gibi” bir ağırlığının olmayacağına, kalplerine vehn (dünya sevgisi ve ölüm korkusu) düşeceğini haber vermişti.
Tam da o Nebevî uyarının tecelli ettiği, tabiri caizse fitne kutusunun ardına kadar açıldığı kapkaranlık bir çağın ortasındayız.
Karşımızda duran tablo son derece kanlı ve çetrefillidir. Bir yanda, geçmişte Amerika ile çeşitli iş birlikleri yaptığı yönünde eleştirilen, mezhepçi politikaları sebebiyle Suriye'den Irak'a kadar uzanan süreçte Sünnî kesimlere yönelik ağır baskılar ve şiddet uygulamalarıyla anılan İran yönetimi var. Bu coğrafyalarda Sünnî halka yönelik yıkımlar ve katliamlar; ayrıca ülkemizi hedef alan PKK/YPG terörüne sağlandığı iddia edilen açık ve örtülü destekler, hafızalardaki yerini koruyor.
İşte tam bu noktada akılları zorlayan büyük soru ortaya çıkıyor: Müslüman toplumların içinden yükselen, mezhep temelli ayrışmaları derinleştiren ve Sünnî kesimlere yönelik baskı ve şiddetle anılan bu iç tehdit mi daha tehlikelidir, yoksa sınırların ötesinden gelen dış tehditler mi?
İşte bu çaresizlik içinde “denize düşen yılana sarılır” mantığıyla hareket eden Arap ülkeleri ve Suud yönetimi; Vahhabî bakış açısının ve dar kabileci kaygılarının da etkisiyle çareyi Batı’nın kucağına atılmakta buldu. Ancak İran tehdidinden korunmak adına Batı’ya yatırılan trilyon dolarlar, satın alınan milyarlarca dolarlık silahlar ve ümmetin bağrına açılan Batılı askerî üsler; bugün Gazze’deki bebeklerin, Filistinli mazlumların üzerine mermi ve bomba olarak yağıyor.
Başımızda ümmeti birleştirecek, mazluma kalkan olacak siyasî bir güç, bir Halife bulunmadığı için; Doğu Türkistan’dan Gazze’ye kadar tüm masum beldeler sahipsiz kalıyor. Müslüman halkların kaynaklarını yönetenler bu mezhebî ve siyasî kıskacın içinde petrol vanalarının başında sessizce oturuyor.
Tüm bunların üzerine bir de geniş kitlelere yayılan yanlış bir Mehdî algısı ekleniyor. “Nasıl olsa ahirzamandayız, Mehdî gelecek ve bu zulmü bitirecek” diyerek pasifleşen, kurtarıcı beklerken kendi elindeki gücü ve sorumluluğu unutan kitleler, bu vazifeyi âdeta kendi üzerlerinden atıp kenara çekiliyorlar.
Fakat sakın ola ki kimse kendini kandırmasın!
“İran bölgeyi mahvetti, Arap liderleri Batı’ya satıldı, ümmet başsız, fitne kutusu açıldı ve nasıl olsa Mehdî gelecek” diyerek hiç kimse kişisel sorumluluğundan kaçamaz. Devlerin tepedeki bu kirli satranç oyunu, liderlerin vebal dolu tercihleri veya kitlelerin tembelliği, bizim şahsî sorumluluğumuzun mazereti olamaz!
Ahirzaman fitneleri içinde herkes kendi imtihanını veriyor. Krallar trilyon dolarlık fonlarıyla, yöneticiler askerî pasiflikleriyle, sıradan vatandaş ise elinin uzandığı boykotlu ürünle imtihan ediliyor.
Mahkeme-i Kübra kurulduğunda; “hilafetsizliğin” arkasına sığınanlar da, mezhepçi katliamlara imza atanlar da, petrol parasıyla katillere kalkan olanlar da, sorumluluğu Mehdî beklentisine havale edip uyuyanlar da, “benim bir alışverişimden ne çıkar” diyerek vurdumduymazca hayatına devam edenler de hesabını verecek.
Fitnelerin karanlığı ve karmaşası bizi aldatmasın; hakikat, kalabalıkların değil, basiret sahiplerinin safında durur.
Dipnotlar:
1- Ebu Davud, Melahim, 5 / Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/359