“Sen kendini bir şey mi zannediyorsun?” demek, aslında “Ben kendimi bir şey zannediyorum.” demektir. Belli ki, kendini ‘bir şey’ zanneden başkalarını hiçbir şeye benzetemiyor. Kendini beğenen kimseyi beğenmiyor. Bu, kibirden başka bir şey değildir.
Oysa her insan bir şey değil, çok şeydir. Kendini ve muhatabını okuyabilen aslında âlem içinde âlemler olduğunu fark eder. Taş, toprak, bitki olmayıp, varlık âlemine çıkmak, hayat sahibi olmak, pek çok canlı mahluk içinden seçilip, bin bir esmaya mazhar insan olmak ne heyecan verici ne muhteşem bir şeydir. Bu, ne çok şükre vesiledir.
Kişi, o sanat-i İlâhî üzerindeki ince sanatları okuyamıyor ve onu anlamsızlıkla yorumluyorsa, bu, o eserin anlamsızlığına değil, manasını okuyamayanın cahilliğine delildir.
‘Sen kendini bir şey mi zannediyorsun?’ ifadesinin altında ciddi bir ‘ben’ vardır. Kendini böyle bir hakem makamında gören kişi, muhatabına söylediği sözün arkasında kendi varlığını, enesini göstermek istiyordur.
İnsan, dış dünyayı kendi aynasındaki rengiyle görür. “Benim nefsim herkesten aşağıdır, kusurludur…” diyen, tevazu makamındadır, olgundur, büyüktür. “Benim kusurum yok..., insanlar kötüdür...” diyen; âlemi, insanları kusur penceresinden görüyordur ve bu kişi nakıstır. İnsan, cümlesindedir. “O çok değerli bir insan..., Ortam ne kadar da güzel...” diyen, o kişide, o ortamda neyi büyüttüğüne işaret eder. Aynı insanı bir başkası değerlendirdiğinde, onun gördüklerinden başka dinamikleri görüyorsa, burada güçlü faktör gören kişinin bakış açısıdır.
Bediüzzaman, “Bir bahçeye girsem, iyisini intihab ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem ‘Huz mâ safâ’ derim. Muhataplarımı da öyle arzu ederim.” (Mesnevî-i Nuriye) diyerek, bizim de ne yapmamız gerektiğine dikkat çeker.
İnsan da bir bahçe gibidir. İyi şeyler de vardır, fena şeyler de. İyi ya da kötü; sağlam ya da çürük terazinin ağır gelen kefesidir insan. İnsan, insanda iyi şeyler aramalıdır. Yoksa kötülüklerin sebepleri bol olduğundan zaten kötülükler çoktur. İnsan az ama kıymetli olan iyilikleri aramalıdır insanda. İyi şeyleri arayan, bulur ve iyilik bulan mutlu olur.
Kişinin kişide gördükleri, dünyasında büyüttükleridir. Kâbe hürmetindeki ve Uhud dağı büyüklüğündeki iman, İslamiyet, insaniyet gibi güzellikleri bırakıp, çakıl taşlarını büyütmek insana yakışmaz, insafa sığmaz. Hayat (iman ya da küfür) hangi açıdan baktığımızla bize döner.
Kişi, kurduğu cümlelerin içindedir. Su-i zan, hüsn-ü zan hepsi kelimelerdedir. Kişiye hüsn-ü zan etmek vazifedir ama bu tedbiri terk et etmek demek değildir. Su-i zan ise kimsenin kimseye karşı hakkı değildir. Su-i zan, edileni de edeni de kirleten bâtıl bir eylemdir.
Evet, insan kusurludur. Sağlam tarafı da vardır, çürük tarafı da. Mesele senin o insanda ne aradığındır. Bilinmesi gereken şu ki, bahçe, çürük elmalardan ibaret değildir. İnsafla bakarsan, sağlam elmaların çürüklerden daha çok olduğunu görürsün. Gel gör ki, insanın zalim ve cahil tarafı her zaman su-i zan etmeye, çürük aramaya meyillidir. Buna dikkat lazımdır.
Siz yine de, “Sen kendini bir şey mi zannediyorsun?” diyenlere, samimice, ortamına göre “Seni seviyorum.” deyin. “Sen de ben de aynı Allah’ın kuluyuz.” deyin.
İnsan samimice kendini seveni incitmek istemez.