Güneşin ilk ışıkları, çiğ tanesinin kalbinden süzülerek yeryüzüne vuruyor. Her bir nebatın üzerinde ayrı bir sanat, ayrı bir hikmet ve ayrı bir kudret mührü okunuyor.
Gün ağarıyor...
Gece, yerini gündüze bırakırken insan da sanki başka bir âlemden yeniden dünyaya dönüyor. Yorganımı üzerimden indirirken, doğan güneşi selamlıyorum. İçimde tarif edilmesi güç bir his beliriyor.
Sanki berzahın sessizliğinden dünya hayatının hareketliliğine yeniden dönmüşüm gibi...
Belki de uyku, ölümün küçük bir kardeşi; uyanış ise haşrin küçük bir numunesidir.
Her gece uykuya dalarken dünyadan uzaklaşıyor, her sabah gözlerimizi açtığımızda bize yeni bir hayat bahşedilmiş gibi yeniden hayata dönüyoruz.
Öyleyse insan kendisine sormalı:
Gözlerimizi açtık; peki gönlümüz de uyandı mı?
Çünkü gözlerin açılması her zaman uyanmak değildir.
İnsan bazen güneşin altında karanlıkta yaşayabilir. Bazen gözleri açık olduğu hâlde hakikate karşı perdeli olabilir. Bazen kâinatın bütün seslerini işitir de kâinatın ne söylediğini anlayamaz.
Asıl gaflet, gözlerin kapanması değil; kalbin hakikate kapanmasıdır.
Karanlık mı, nur mu?
Karanlık mı daha güvenlidir, nur mu?
İnsan karanlıkta bazı şeyleri görmez. Görmediği şeylerden de korkmaz. Fakat nur geldiğinde eşyayı olduğu gibi görmeye başlar. Nur, yalnızca aydınlatmaz; aynı zamanda insana görme mesuliyeti de yükler.
İman nuru da böyledir.
İman, yalnızca dünyayı aydınlatan bir bilgi değildir. Varlığın mânâsını değiştiren bir bakıştır.
Bir çiçeğe bakarsın; sadece bir çiçek görmezsin.
Bir ağaca bakarsın; sadece dalları, yaprakları ve meyveleri görmezsin.
Bir kuşa bakarsın; yalnızca uçan bir canlı görmezsin.
Kâinata iman nazarıyla bakıldığında her şey birer mektup, birer ayet, birer sanat eseri hâline gelir.
İşte o zaman insan, eşyanın hakikatini yalnız maddesinde değil, mana-yı harfîsinde aramaya başlar.
Çiçek kendisini anlatmak için değil, kendisini yaratana işaret etmek için vardır. Güneş yalnızca ışık vermek için değil, arkasındaki kudreti düşündürmek için de doğar.
Yıldızlar yalnızca gökyüzünü süslemek için değil, insanın nazarını semaya ve semanın ötesindeki kudrete çevirmek için parlar.
Bilmek mi, yaşamak mı?
Bir hakikati bilmek mi güzeldir, yoksa o hakikati yaşamak mı?
Bir güfte yazmak mı maharettir, yoksa o güfteyi bir beste ile gönüllere taşımak mı?
Sözü söylemek mi güzeldir, yoksa söylenen sözün hâl ile doğrulanması mı?
İman da böyledir.
Sadece bilmek yetmez.
Bilmekten tasdike, tasdikten teslimiyete, teslimiyetten ubudiyete uzanan bir yol vardır.
İnsan, “Ben Allah’a inanıyorum.” der.
Fakat asıl mesele, hayatının her safhasında bu imanın izini gösterebilmektir.
Darlıkta sabır, nimette şükür, musibette tevekkül, kullukta istikamet, insana karşı merhamet...
İman, insanın hayatına dokunduğu zaman hakikî manasını göstermeye başlar.
Mevtanın sessiz hitabı
Ve sonra ölüm gelir.
Dünyanın bütün seslerini susturan o büyük hakikat...
Bir gün insanın bütün konuşmaları susar; fakat hâli konuşmaya başlar.
Mezar taşı sessizdir.
Kabir sessizdir.
Fakat o sessizlik içinde insanın bütün ömrü dile gelir.
Mevtanın lisan-ı hâli sanki şöyle der:
“Ey dünyada yaşayan yolcu! Ben de senin gibi yürüdüm. Ben de güneşlere baktım, yıldızları seyrettim. Ben de planlar yaptım, yarınlar düşündüm. Fakat benim yarınım sandığım şey, bugün kabir oldu.
Sen hâlâ fırsat sahibisin.
Sen hâlâ nefes alıyorsun.
Sen hâlâ tevbe edebilir, şükredebilir, dua edebilir, iyilik yapabilir, kulluğunu güzelleştirebilirsin.
Öyleyse uyan!”
Belki de mezarlar, yaşayanlara gönderilmiş sessiz mektuplardır.
Her kabir, “Sen de buradan geçeceksin.” der.