Bir başkasının gözüyle dünyayı görmek, bir başkasının aklıyla düşünmek ve başkasının cebindeki anahtarla hakikat kapısını açmaya çalışmak vb. Bugün içine düştüğümüz en büyük yanılgı, hayatı bir “kopyalama” süreci sanmamızdır.
Sokaktaki yürüyüşümüzden, sosyal medyadaki beğenilerimize, hatta en mahrem kalemiz olan imanımıza kadar her şey bir taklit zincirine dönüşmüş durumda. Oysa insan, bir fabrikadan çıkan standart bir ürün değil; her biri ayrı birer mu’cize olan, “eşsiz” yaratılmış bir varlıktır.
Surete Takılmak mı, Hakikati Aramak mı?
Meseleyi önce doğru tanımlayalım. Taklit, bir başkasının yaptığı şeyi “neden” yaptığını sormadan aynen tekrarlamaktır. Bir nevi zihnî uykudur. Tahkik ise, o meselenin derinine inmek, “niçin” olduğunu anlamak ve o bilgiyi kendi ruhuna mal etmektir.
Bu ayrımı en çok iman noktasında hissediyoruz: Taklidî iman; Çevreden duyulanlarla, “annemden babamdan böyle gördüm” kolaycılığıyla yetinmektir. Tahkikî iman; İnandığı her bir rüknün arkasındaki hikmeti deliliyle kavramaktır.
Sosyal Hayatın Taklit Kıskacı
Taklit öylece dinî bir mesele değildir; içtimaî hayatımızı felç eden bir hastalıktır. Bugün bir genç, sırf başkaları kullanıyor diye bir markaya saplanıyorsa ya da bir yazar, sırf popüler diye bir fikri savunuyorsa orada tahkikten söz edilemez. Taklitçi bir toplumda “yeni” bir şey üretilemez. Çünkü yeni bir şey üretmek için, mevcut olanı detaylıca analiz etmek (tahkik etmek) gerekir.
İnsan doğası gereği üretmeye, fark koymaya ve değer katmaya mecburdur. Ancak bugün bizler, başkalarının kurduğu dijital dünyaların içinde, başkalarının ürettiği fikirlerin taşıyıcılığını yapıyoruz. Eğer bizler İslamiyet’i ve kâinatı tahkikî bir nazarla incelemezsek, teknolojik olarak da başkalarının taklitçisi olmaktan öteye geçemeyiz. Yeni bir icat, yeni bir mimarî veya yeni bir sosyal çözüm; ancak meseleyi “detaylıca düşünen” ve “tahkik eden” zihinlerden çıkar.
Neden Tahkiki İman Şart?
“Namaz kılıyorum çünkü öyle gördüm” diyenle, “Namaz kılıyorum çünkü bu ibadetin kâinattaki büyük intizamla olan bağını ve ruhumun buna olan açlığını biliyorum” diyen arasındaki fark, bir mum ışığı ile güneş arasındaki fark gibidir. Tahkikî imana sahip olan bir mü’min, hayatın her alanında detaycı olur. İşini yaparken “en iyisi nasıl olur?” diye araştırır; bir makale yazarken kelimelerin ruhuna iner; bir sorunla karşılaştığında ezbere çözümler yerine kökten tedaviler arar. Detaylı düşünmek, aslında kâinatın dilini öğrenmektir. İslamiyet, bizden öylece “inanmamızı” değil, bu inancı ilimle, fikirle ve tefekkürle beslememizi istiyor. Taklidî imanla sadece günü kurtarırız ama tahkikî imanla dünyaya katkı sunabilriz.
Bizler, bu çağda taklidin her türlüsüne kapılarımızı kapatmalıyız. Ne hayat tarzımızda ne de imanımızda “başkası ne der” veya “herkes böyle yapıyor” mantığına yer olmamalı. Sosyal hayatın canlanması, gençliğin uyanması ve medeniyetimizin yeniden parlaması, her bir ferdin “tahkik” zırhını kuşanmasına bağlıdır.
Zira taklit insanı köleleştirir, tahkik ise hakikî hürriyete kavuşturur. Gelin, sığ sularda yüzmekten vazgeçip, tahkikin derinliklerindeki o büyük hakikat incilerini arayalım. Çünkü üretim de, terakki de, gerçek dindarlık da ancak o derinlikte gizlidir.