"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Din ve maneviyatın topluma etkisi

M. Ali KAYA
26 Ocak 2012, Perşembe
Yüce Allah bir hadis-i kudsîde “Evliyam kibabımın altındadır, benden başkası bilemez” buyurmuştur. Kibab, bilinmezlik sırrı, bilinmezlik toprağında gizlidir. Halk içinde gizlidir, onları ancak Allah bilir. Ancak onların vasıfları vardır. Birincisi, görüldüğü zaman Allah hatırlanır ve onun sohbeti Allah’a ve ahirete yönlendirir.
 İkincisi, onun sohbeti gönülleri tatmin eder, şüpheleri giderir ve insanlar ona meylederler. Üçüncüsü, insanlara güzel ahlâkla muamele eder, özürleri kabul eder ve her konuda Sünnet-i Seniyyeye ittiba eder. Bununla beraber ne kendisi ve ne de insanlar onun gerçek mahiyetini hayatında tam olarak bilemezler. Zira ameller sonuçları ile değer kazanır. Sonuçta imansız kabre girme tehlikesi her zaman vardır. Kimse akıbetinden emin değildir.
Yüce Allah bazı şeyleri bazı şeylerde gizlemiştir. Bu gizlemek hikmetinde pek çok sırlar gizlidir. Ramazanda Kadir Gecesini, Cumada duâların kabul edildiği saati, ömürde eceli, dünya ömründe kıyamet saatini ve insanlar içinde velisini gizlemiştir, ta ki bütün zamanlar ve bütün insanlar değer kazansın. Bu sebeple Bediüzzaman “Meziyetin varsa hafâ/gizlilik toprağında kalsın ta neşv-ü nema bulsun” der. Yapılan iyilikler ve hizmetler gizlendikçe neşv-ü nema bulup yayılır ve yaygın hâle gelir. Reklâm ve propaganda vasıtası yapılır ve bundan bir çıkar elde etme yönüne gidilirse ihlâs kaçtığı için yapılan Allah için olmaz ve ibadet sayılmaz; ahirette de hiçbir faydası olmaz, dünyevî faydası da ancak reklâm gideri olarak kalır ve topluma mal olmaz ve bereketi, faydası yok olur, zail olur gider.
Nasıl ki ruhsuz beden bir et yığınından ibaret kalır ve bir müddet sonra mikrop kaparak çürür ve kokarsa insan ve insanların oluşturduğu toplumlar da dinden ve maneviyattan yoksun olurlarsa aynı şekilde ruhsuz beden gibi çürümeye ve kokmaya mahkûmdur. Arapları kabileden “Asr-ı Saadete” Türkleri göçebelikten medeniyete, Osmanlıyı aşiretten devlete taşıyan ruh hak din ve onların bu dine olan bağlılıklarıdır. Osmanlıyı altı asır boyu ayakta tutan ise Türk milletinin şeriata bağlılıkları ve tarikat kültürü ile ahlâka önem vermeleridir.
İslâm dünyası maneviyattan uzaklaşarak haksızlık ve zulme yönelince Moğol istilâsı ile karşı karşıya kaldı. Toplumda anarşi ve teröre, savaş ve kargaşaya sebep olan Moğol baskınları ve istilâlarının tahribatını tamir etme görevi mutasavvıflar ve tarikat erbabı, camiler yanında açılan tekke ve zaviyeler tarafından giderildi. Zira Selçuklu sultanları Moğolların oyuncağı olmuş, halife Moğol askerlerinin atlarının ayakları altına alınmıştı. Ümitsizliğe düşmüş olan İslâm toplumlarının imdadına “Ahlâk ve Fazileti” ders veren ve örnek olan Ahmet Yesevi, Sultanu’l-Veled, Mevlânâ, Hacı Bektâş-ı Veli, Yunus Emre gibi “Horasan Erenleri” denen evliyalardır. Bu evliyalar hayatlarında gizlilik toprağı altında Anadolu halkının mayasını öyle yoğurmuştur ki Osmanlı Devleti bunun sonucu olarak tarih sahnesine çıkmış ve altı yüz sene dünyaya adalet ve medeniyet dersi vermişlerdir.
Altı yüzyıl içinde yapılan tahribat ve maneviyattan uzaklaşma ve Batının aydınlanma süreci ile teknik ve teknolojide ilerlemesi sonucu Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı sonucu istilâ edildi ve zenginlikleri yağmalandı ve tahrip edilerek yıkıldı, böylece tarih sahnesinden silindi. Ancak Osmanlı topraklarından elliye yakın devlet ortaya çıktı. Bu gün değişen şartlar ve ihtiyaçlara göre yeniden manevî bir dirilişe ihtiyaç vardır.
20. yüzyılda dünyanın akıl ve fenni/teknolojik gelişmelerle yeni bir döneme girmiştir. İnsanlıkta akıl ön plana çıkmış, kalp ve maneviyat ikinci sıraya itilmiş, insanlar manevî değerlerden çok maddî ve fizikî değerlere daha çok önem verir duruma gelmiştir. Akıl ön plana çıkmış, aklın hâkimiyetini sağlayan teknik gelişmeler ve teknoloji maneviyat ve dini ikinci plana itmiştir. Artık insanlık aklın gereği olarak “neden ve niçin’i” sorgulamaktadır. Bu durumda aklı ikna etmeden kalbi ve diğer duyguları çalıştırmak da mümkün olmamaktadır. Bu sebeple dinin kalbe ve inanca bakan prensiplerini aklî delillerle de ispat ederek doğruluğunu ispat etmek bir zaruret halini almıştır.
Bu zamanda ilim adamları ve din adamları da “zan yerine kesin bilgiyi, parlak ifadelerle ikna yerine ispatı, muhatabın itimadına ve güvenini istemek yerine gerçeği anlamak için aklını çalıştırmasını istemek” durumundadır. Hak dinin gereği de budur. Bu zamanda hak din kendisini akıl yoluyla ikna ve ispata dayanan metotlarla hükmünü insanlığa kabul ettirebilir. Bu özelliğe sahip olan din ise akla ve ilme değer veren İslâm dinidir.
İşte bütün bu gerekçelerden dolayıdır ki Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri asrın başında “Hutbe-i Şamiye” isimli eserinde “Âyat-ı Kur’âniye başlarında ve âhirlerinde beşeri aklına havale eder, “Aklına bak” der. “Fikrine, kalbine müracaat et, meşveret et, onunla görüş ki bu hakikati bilesin” diyor. Meselâ, bakınız, o âyetlerin başında ve âhirlerinde diyor ki: “Neden bakmıyorsunuz? İbret almıyorsunuz? Bakınız ki, hakikati bilesiniz.” “Biliniz” ve “Bil” hakikatine dikkat et. “Acaba neden beşer bilemiyorlar, cehl-i mürekkebe düşüyorlar? Neden taakkul etmiyorlar, divaneliğe düşerler? Neden bakmıyorlar, hakkı görmeye kör olmuşlar? Neden insan sergüzeşt-i hayatında, hâdisat-ı âlemden tahattur ve tefekkür etmiyor ki, istikamet yolunu bulsun? Neden tefekkür ve tedebbür ve aklen muhakeme etmiyorlar, dalâlete düşüyorlar? Ey insanlar, ibret alınız! Geçmiş kurunlardan ibret alıp gelecek mânevî belâlardan kurtulmaya çalışınız” mânâsına gelen âyetlerin bu cümlelerine kıyasen, çok âyetlerde, beşeri aklına, fikriyle meşverete havale ediyor.
Hâsıl-ı kelâm: Biz Kur’ân şakirtleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-ı imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklit için burhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette burhan-ı aklîye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’ân hükmedecek.” (Hutbe-i Şamiye, 33) buyurarak bizleri akla havale etmekte, ilim ve din adamlarının aklı ikna edecek bilgiler ve metotları kullanması gerektiğini ders vermektedir.
Okunma Sayısı: 800
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı