Bir ilim müessesesinin gücü, yalnızca ne kadar bilgi verdiğiyle ölçülmez. Asıl mesele, talebesine öğrendiği bilgiyi değerlendirme, sorgulama ve yeni bilgilerle mukayese etme kabiliyeti kazandırıp kazandırmadığıdır.
Bu açıdan medrese geleneğimiz üzerinde yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Geçmişte İslâm dünyası çok büyük âlimler yetiştirdi. Farklı ilim dallarında ihtisaslaşan âlimler, kendi sahalarında eserler verdiler ve geniş bir ilmî iletişim ağı oluşturdular. Fakat zaman içerisinde bazı eğitim anlayışlarının şerh, haşiye ve tekrar ağırlıklı hale gelmesi, yeni meseleler karşısında üretkenliği zayıflattı.
Bugün medreselerde sarf ve nahiv gibi alet ilimlerinin önemli bir seviyede okutulması elbette kıymetlidir. Ancak alet, maksadın kendisi değildir. Dil öğrenmek, o dil ile yüksek ilimleri anlamak ve yeni eserler ortaya koymak içindir.
Aynı durum ilâhiyat eğitimi için de geçerlidir. İyi bir ilim adamının Arapça’yı güçlü bilmesi, modern bilimlerin temel mantığını kavraması ve özgürce düşünebilmesi gerekir.
Bediüzzaman’ın eğitim anlayışında bu üç unsurun önemli bir yeri vardır: Dil, fen ve düşünce.
Hür düşünce ise saygısızlık değildir. Büyük âlimleri sevmek ve onlara hürmet etmek, onların bıraktığı mirası geliştirmeye engel olmamalıdır. Aksine hakikî hürmet, onların açtığı yoldan yürüyerek yeni meseleler üzerinde çalışmaktır.
Bediüzzaman’ın kendi hayatı bunun güzel bir örneğidir. O, medrese geleneğinden yetiştiği halde kendisini sadece klasik ilimlerle sınırlandırmadı. Döneminin bilimsel ve fikrî meseleleriyle ilgilendi. Doğu ile Batı’nın birikimini mukayese etmeye çalıştı.
Muhakemat’ın temel hedeflerinden biri de doğru düşünme ve hüküm verme esaslarını öğretmektir. Münazarat ise meşveret, hürriyet ve fikir alışverişinin önemini ortaya koyar.
Bugün medrese ile üniversiteyi birbirinin rakibi görmek yerine, birbirinin eksiklerini tamamlayabilecek iki eğitim alanı olarak düşünmek daha faydalı olabilir.
Medresenin manevî derinliği ile üniversitenin araştırma metodolojisi birleştiğinde, hem dinî ilimlerde hem de sosyal ve pozitif bilimlerde yeni ufuklar açılabilir.
Çünkü hakikat bir bütündür. Hakikatin bir kısmını öğrenip diğer kısmını dışlamak, insanın ilim yolculuğunu eksik bırakır.