İslâm ve demokrasi tartışmalarında çoğu zaman “İslâm” kelimesinin kendisi kadar, onun nasıl anlaşıldığı da önemlidir.
Bediüzzaman’ın dikkat çektiği temel meselelerden biri budur. O, İslâmiyet’i herhangi bir siyasî ideolojinin kalıplarına sıkıştırmak yerine, onun özündeki doğruluk, adalet, hürriyet ve insanlık anlayışını öne çıkarır.
Münazarat’ta kendisine peşpeşe sorulan “Her şeyden evvel bize lâzım olan nedir?”, “Daha?”, “Sonra?” sorularına verdiği cevaplar dikkat çekicidir: “Doğruluk. Daha? Yalan söylememek. Sonra? Sıdk.”
Demek ki doğru İslâm’ın temelinde doğruluk vardır.
Doğruluk ve adalet birbirinden ayrılmaz. Kur’ân, “Rabbinin kelimesi doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır” buyurur. Bediüzzaman da İslâmiyet’i adalet ve faziletle birlikte düşünür.
Buradan önemli bir sonuç çıkar: Bir toplumda din adına doğruluk yerine yalan, adalet yerine zulüm, meşveret yerine istibdat, hürriyet yerine baskı ve şeffaflık yerine gizlilik hâkim oluyorsa, sadece kullanılan dinî kavramlara bakarak o yapının İslâm’ın hakikatini temsil ettiğini söylemek mümkün değildir.
“Doğru İslâm” ile “İslâm’a lâyık doğruluk” arasındaki ilişki burada ortaya çıkar.
Bediüzzaman’a göre insan fıtraten mükerremdir ve hakikati arar. Ancak bazen bâtılı hak zannedebilir. Dolayısıyla insanlığın ortaya koyduğu bütün siyasî, hukukî ve sosyal tecrübeleri bir çırpıda reddetmek yerine, bunların hakikate ve adalete hizmet eden yönlerini ayırt etmek gerekir.
Demokrasi de böyle değerlendirilebilir. İnsanların yöneticilerini seçmesi, yöneticileri denetlemesi, muhalefet hakkı, hukuk güvenliği, çoğulculuk ve hürriyet gibi prensipler, sırf modern çağda ortaya çıktıkları için reddedilmek zorunda değildir.
Nitekim Bediüzzaman’ın muhekamattta ”Efkâr-ı umumiye dahi didebandır” sözü, halkın yöneticiler üzerinde bir denetim ve gözetim unsuru olması gerektiğini ifade eder.
Öyleyse mesele, demokrasi kelimesini kutsamak veya bütünüyle reddetmek değildir.
Mesele, doğruluk, adalet, hürriyet ve insan onurunu hangi sistem ve uygulamaların daha iyi gerçekleştirdiğini hakikat ölçüleri içerisinde değerlendirmektir.
Doğru İslâm, insanı ve onun hukukunu merkeze alırken Allah’ın hukukunu da göz ardı etmeyen dengeli bir anlayıştır.