Bediüzzaman’ın teşhisindeki üçüncü yapısal boyut ise eğitim sisteminin kökten dönüştürülmesidir. Bu süreçte din derslerinden arındırılmış ve manevî referanslardan koparılmış bir maarif ekosistemi inşa edilmiştir. Bediüzzaman, bu tehlikeyi henüz Osmanlı dönemindeyken sezmiş ve çözüm olarak modern fen bilimleri ile din ilimlerini mezceden Medresetüzzehra projesini sunmuştu.
Görüş - Mustafa Eren Bozoklu
Daha önce zekâvet ve uzmanlık bilgisiyle kurulan modern iktidar biçimlerini ve Süfyân’ın zekâveti üzerinden iktidarını nasıl inşa edeceğini ele almıştık. Süfyân, tevilde açıklandığı üzere aynı zamanda zihinleri felç eden teshîr (ikna etme etki altına alma) kabiliyetine sahip olacaktır.
20’nci yüzyıl; Nazi Almanya’sının Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı olan Joseph Goebbels’in radyo gibi kitle iletişim araçlarını devasa bir rıza ve algısal teshîr üretme aygıtına dönüştüren propaganda yöntemlerine, Edward Bernays’ın insan bilinçaltını manipüle eden psiko-sosyal mühendisliğine ve kitleleri seküler bir retorikle büyüleyen karizmatik hatiplere sahne olmuştur. Süfyânî teshîr de tam olarak bu modern mekanizmayı kullanır: İnsanları kaba kuvvetle değil; manipülasyon, retorik, devrimci coşku ve büyük idealler vererek zihnen ve ruhen kendine bağlar.

SÜFYAN'IN FARKI
Süfyân’ın yukarıda sayılanlardan temel farkı, ortaya çıkaracağı tahribatı ve iktidarını, doğrudan İslâm toplumunun içinden çıkan ve zihinlerini bu retorikle teshîr ettiği kadrolarla gerçekleştirecek olmasıdır.
Teshîr etmek; eski çağlarda "kehanetler, ayinler, ritüeller, tanrı-kral kültü, demagoji, meydan konuşmaları, tiyatro ve felsefi safsatalar" şeklinde tezahür etmekteydi. Modern zamanlarda ise basın yayın, ulusal destanlar, marşlar, kolektif kimlik sembolleri, radyo, sinema, devasa mitingler, ideolojik afişler, halkla ilişkiler, reklamcılık, televizyon ve bilinçaltı operasyonlarıyla devam etmiştir. Geldiğimiz noktada ise sosyal medya, dopamin döngüleri, yapay zekâ, yankı odaları ve veri madenciliği gibi teshir araç ve yöntemleri kullanılarak iradeye yön verme biçiminde gerçekleşmektedir.

TESHİRİN BOYUTLARI
Ulemayı veya akademiyi silah zoruyla konuşturmak geçici bir etki oluşturur; onların zihnini, yöntemlerini ve meşruiyet kriterlerini manipüle etmek çok daha kalıcı bir dönüşüm sağlar. İlim erbabını teshîr etmenin ilk adımı, hakikatin ölçütünü ve kavram setini değiştirmektir. Oryantalizm gibi zihniyet inşa yöntemlerinin kullanılması; evrim gibi teorilerin ve pozitivizm, determinizm, natüralizm, rasyonalizm gibi belirli metodolojilerin dayatılması etkili olmuş örneklerdendir. İlim çevrelerinin ego ve prestij arzularının okşanması; hangi konunun araştırılacağını, hangi makalenin yayımlanacağını ve hangi projenin öne çıkacağını fon sağlayan vakıfların, küresel şirketlerin ve devlet hibelerinin belirlemesi; aşırı uzmanlaşma sebebiyle buluşunun veya fikrinin kötü niyetli kullanımını göremeyecek bir körlüğün oluşması; fikirleriyle akademi ve ilim çevrelerinde "müesses nizamın dışına çıkmak" damgasını yemek gibi yaptırımlarla karşılaşmak teshîrin muazzam boyutlarını gösterir.
ORYANTALİST METİNLER
Osmanlı’nın son döneminden modern Türkiye’ye uzanan dönemde, teshirin ilk adımları 19’uncu yüzyılda atılmıştır. 19. yüzyıl Batı oryantalizmi, İslâm’ın temel kaynaklarını nesnellik görüntüsü altında materyalist bir bakış açısıyla yeniden yorumlamaya girişmişti. Osmanlı’nın son döneminde İttihatçı kadroların bir kısmı, rasyonalist ve oryantalist ilahiyat anlayışını İslâm kurumlarına taşıyan bir köprü işlevi gördü. Cumhuriyet döneminde medreselerin kapatılması ve Harf İnkılabı’nın ardından oluşan büyük boşluğu ise Tercüme Büroları marifetiyle aktarılan oryantalist metinler doldurdu. Başta ilahiyat olmak üzere tüm eğitim sistemi bu kaynaklardan beslendi.
Böylece halkın tevarüs ettiği bin yıllık samimi din anlayışı ile yeni kurumların ürettiği seküler söylem arasında derin bir uçurum ortaya çıktı. Süfyânî mantığı zamanla özümseyen zihinler, bu durumu bir dejenerasyon değil bir büyük hizmet olarak gördüler. Zamanla seküler fetvâcılık bir aykırılık olmaktan çıkıp sıradanlaştı ve kurumsal bir kimliğe dönüştü.

BEDİÜZZAMAN'IN FARK ETTİĞİ TEHLİKE
Bediüzzaman’ın teşhisindeki üçüncü yapısal boyut ise eğitim sisteminin kökten dönüştürülmesidir. Bu süreçte din derslerinden arındırılmış ve manevi referanslardan koparılmış bir maarif ekosistemi inşa edilmiştir. Bediüzzaman, bu tehlikeyi henüz Osmanlı dönemindeyken sezmiş ve çözüm olarak modern fen bilimleri ile din ilimlerini mezceden Medresetüzzehra projesini sunmuştu. Bu iki kulvarın sentezi sağlanamadığı sürece, eğitim sisteminin piyasa koşullarına uygun seküler bir yapıda kalması ve "aklı fenle aydınlanırken kalbi kararan" nesiller yetiştirmesi kaçınılmaz olacaktı.
"Süfyân ilim ile dalâlete düşer" tespiti, modern dönemin en büyük trajedisine işaret eder. Burada, dalâletin cehaletten değil, sırf aklı referans alan bir ilimden kaynaklanacağı ifade edilmektedir. Cehaletle düşülen sapkınlığın telafisi mümkündür; ancak ilimle düşülen dalâlet, kılıfı hazırlanmış katmerli bir cehalet (cehl-i mürekkep) üretir. Süfyân’ın esas alacağı tabiatperest, pozitivist ve materyalist temelli bilim anlayışı; hikmetten koparak sırf bir teknik uzmanlığa dönüşmüştür. Bu anlayışın 20’nci yüzyılda insanlık tarihinin en büyük bilgi birikimini sağlarken aynı zamanda en büyük vahşetlerine aracılık etmesi son derece sarsıcıdır.
Japon ordusuna bağlı Birim 731’in dehşet verici insan deneyleri tıbbın; cepheleri cehenneme çeviren hardal gazı ve napalm bombaları kimyanın; "ırk ıslahı" adı altında kitleleri kısırlaştıran öjeni projeleri genetiğin; Hiroşima’yı bir anda küle çeviren atom bombası ise modern fiziğin meyveleriydi.
İNSANLARI EKRANA BAĞLAMAK
Bu vahşetler, Rabbanî bir pusuladan ve ahlâkî bir gaye kavramından yoksun bilimin yıkıcı bir silaha dönüşebileceğini göstermektedir. Hakikate ulaştırmayan, sadece güç elde etmeye yarayan bilgi; insanı bilge kılmaz, aksine uzmanlaşmış bir körleşmeye sürükler. Yolunu yitirmiş ilim insanı dalâlete düşer; neye hizmet edeceğini bilmeyen bilgi ise ancak güçlünün zulmüne yardımcı olur.
Günümüzde dünyanın en saygın üniversitelerinde eğitim gören matematikçi, veri bilimci ve psikologların önemli bir kısmı; amansız hastalıklara çare aramak yerine, insan beynindeki dopamin salgısını manipüle ederek kişileri ekranlara bağlamak, borsalar için milisaniyelik spekülatif algoritmalar yazmak ve tüketimi körükleyen reklam modelleri geliştirmek için istihdam edilmektedir. Büyük zekâların böylesine sığ amaçlara kurban edilmesi, çağımızın büyük trajedilerindendir.
Bediüzzaman, muallimlerin de bu çarka dâhil olacağını belirtir. Âlimler ve bilim adamları meşruiyet üretirken, öğretmenler bu meşruiyeti yeni nesillere aktarır.
Süfyan ve deccaller ahirzamanın önemli şahıslarıdır ve faaliyetleriyle onların kimlikleri bilinebilir. Onlar oluşturacakları bir şahs-ı manevi ile icraatta bulunacaklardır. Süfyânlık sadece tarihî tek bir figürden ibaret değildir; aynı zamanda zekâ ve kabiliyet gücüyle iktidarı ele geçiren, ilmi araçsallaştıran ve şeâiri sinsice içeriden dönüştüren kolektif bir davranış biçimidir.