"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İnsan ne eşsiz bir muamma...

Ömer Faruk Yıldız
24 Ekim 2026, Cumartesi
ARAYIŞ VE HUZUR-1

İnsan ne eşsiz bir muamma...

Ne derin bir sırdır... 

En hassas sarraf terazileri bile sadece kütleyi tartar; sevincin veya mananın ağırlığını kaldıramaz. Oysa insanın sinesine öyle manevi bir mizan kurulmuştur ki; kulağına fısıldanan iki kelimelik bir ses —acı bir haber veya “Evladın oldu” müjdesi— maddi ağırlığı olmadığı halde bütün kimyasını değiştirir, yüzünü güldürür ya da gözyaşlarına boğar. İki kelimenin bile altüst ettiği bu fıtrata iman, teslimiyet ve İlahî muhabbet girdiğinde, ruhun nasıl ebedî bir huzura ereceğini varın siz hesap edin.

Peki, bu donanıma rağmen neden “süslü hayatların ortasında mahzun, tükenmiş insanlar” olup kaldık? Neden bolluk içinde bu kadar daraldık?

Çünkü ruhumuz “Ben bu kâinata ne için geldim?” diye çığlık çığlığa ağlarken, biz onun açlığını bedenin lüksüyle bastırmaya, sahte neşelerle susturmaya çalışıyoruz. Aç bir bebeğe anne sütü yerine altından oyuncaklar verdiğinizde o çocuk susar mı? Kaybettiği yüzüğü “daha aydınlık” diye bahçede arayan Nasreddin Hoca misali; biz de ulvî huzuru fânî vitrinlerin sahte ışıklarında arıyoruz. İnsanlığın tüketim tutkusu, aslında dünyada Cenneti bulma arzusudur. Oysa Âdem babamızın vatan-ı aslîsi olan Cennetin sonsuzluğu bu fani dünyada yoktur; sonsuzluğun olmadığı her yer, ebediyet için yaratılan ruhumuz adına boğucu bir zindandır, daracık bir hapishanedir.  

Beşeri düştükleri bu boşluktan, bu zamanda sadece Cehennem azabıyla korkutarak ya da kuru yasaklarla sıkıştırarak kurtaramayız. İnsan ruhu lezzete müpteladır; ona “hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi”1 olan imanı, Allah’ı tanımayı (marifetullah) ve ruhanî lezzetleri tattırmazsanız, nefis süflî hevesler uğruna koca bir hayatı harcar, ebediyetini heba eder  İmanın hakikî lezzetini tadan ruh ise sahte zevklerden kendiliğinden vazgeçer, İlâhî hakikate yönelir.  

Nedir bu imandaki esrar ve lezzet?

Saçınızı okşayan elin annenize ait olduğunu gördüğünüz an, o dokunuş eşsiz bir huzura dönüşür. İşte rüzgârın veya yediğimiz lokmanın arkasında Rabbimizin merhametli elini hissetmek, asıl lezzettir. Tıpkı saniyede elli kez yanıp söndüğünü fark etmediğimiz bir lamba gibi; Rabbimiz de bizi bir kez yaratıp bırakmamış, Kur’ân’daki “Kün fe yekûn” (Ol der ve hemen oluverir)2 sırrıyla kâinatı anbean yeniden yaratmaktadır.

Hayatı güzelleştirmek için dünyayı hevesimize göre değiştirmeye çalışmak beyhudedir. İman, kalbe takılan öyle nuranî bir gözlüktür ki; onu taktığınız an her şeyin şeffaf ve güzel tarafı görünür. Sahibini tanımayan için kimsesiz ve vahşî bir yer (vahşetgâh) olan bu perişan dünya, Mâlik’ini bulduğunuz an değişir. İnsan O’nun rahmetine iltica ettiğinde, zindan gibi bu dünya “bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur”. Padişahın hediye ettiği elmanın asıl tadı o şahane iltifatta gizlidir; nimeti vereni tanımak o nimetten “bin derece daha leziz, manevî bir lezzet kapısı” açar. (3)

Kaynakça:  

1- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yirminci Mektup, Mukaddime, s. 222.  

2- Yâsîn Suresi: 82.

3- Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam, Beşinci Kelime, s. 225. 

Okunma Sayısı: 110
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı