Türkiye, ne yazık ki en hayatî dönüm noktalarını bile günlük siyasî polemiklerin gürültüsü içinde tüketiyor. AKP’nin Numan Kurtulmuş gibi isimlerle yürüttüğü ve “Çerçeve Yasası” ekseninde şekillenen son stratejik hamleleri de bu yüzden yeterince tartışılamadı.
Sahnede yine siyasetin o bilindik güç taktiği var: Topluma geçmişin o karanlık ve travmatik günleri hatırlatılarak, sivil ve tam demokratik olmayan dar bir çözüme razı olması dayatılıyor.
Bazı dikkatli analistlerin, Kürt meselesinde 1983 yılına geri döndüğümüzü iddia etmeleri, aslında son derece yapısal bir gerçeğin üzerindeki örtüyü kaldırıyor. Bu iddia, 12 Eylül Askerî Darbesi’nin ardından Kemalist sistemin meseleyi “yönetme” biçiminde özünde hiçbir köklü değişikliğin olmadığını gösteriyor. Özal’ın üslubu ile Erdoğan’ın mevcut siyasî üslubu arasındaki belirgin benzerlikler, aktörler değişse de siyasî sonuçların ve Kemalist sistemin ürettiği sınırların neden aynı kaldığını bize açıklıyor.
Meseleyi daha derin kavrayabilmek için, Kürt toplumunun Türk demokrasisine ve sivil siyasete yaptığı tarihi katkıları objektif bir sistem analiziyle inceleyen ufuk açıcı çalışmalara şiddetle ihtiyaç duyuyoruz. Bu tarihî meseleyi sadece Cumhuriyetin kuruluşuyla sınırlamak büyük bir eksikliktir; konuyu Osmanlı’dan miras kalan yerel sivil kültürün nasıl tasfiye edildiği bağlamında ele almak şarttır. İngilizlerin ve küresel güçlerin ince yönlendirmeleriyle kesintiye uğratılan bu süreçte, yeni kurulan tek parti rejiminin en büyük kaygısı, gücünü doğrudan halktan alan Doğu’daki köklü Kürt eşrafıydı.
Sultan Abdülhamid’in bölgedeki güçlü sivil potansiyeli Hamidiye Alayları üzerinden sisteme entegre etme çabası, dönemin uluslararası güçlerince gayet net okunuyordu. Bu bağlamda Şeyh Said Hadisesi sıradan bir isyandan ziyade, kendisinin bilinçli olarak içine çekildiği stratejik bir tuzaktı.
Bölgedeki sivil iradenin tasfiyesini hedefleyen bu tertip, tek parti rejimine ve dış aktörlere tam da aradıkları tarihî fırsatı sundu. Kurulan bu tuzak bahane edilerek, toplumda karşılığı olan saygın Kürt kanaat önderleri hızla sürgüne gönderilip köklerinden koparıldı. Böylece, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam edecek olan otoriter tek parti yönetiminin önündeki tüm toplumsal engeller de tamamen temizlenmiş oldu.
Ancak çok partili siyasî hayata geçişle birlikte, Türkiye’nin sivil toplumu yeniden nefes almaya başladı. Adnan Menderes’in en büyük demokratik hamlelerinden biri, Takrir-i Sükûn kanunları ve dönemin olağanüstü şartlarıyla haksızca sürgün edilen bu köklü aileleri ve sivil önderleri yeniden siyasetin merkezine davet etmesidir. Bu hamle, Türkiye’de gerçek ve tabana yayılan demokrasinin inşasında atılmış muazzam bir adımdı. Kemalist bürokrasinin ve askerî elitlerin 27 Mayıs Darbesi sonrası Sivas’ta kurduğu toplama kampları, aslında tam da merkezin çevreyle kurduğu bu doğal entegrasyonu, bu sivil kucaklaşmayı hedef almıştı. Süleyman Demirel siyaset sahnesine çıktığında, merkez sağın geleneğine sahip çıkarak Menderes’in yarım bıraktığı o sivil bütünleşme sürecini devraldı. Siyasî tarihimize fıkraları, hikâyeleri ve bilgeliğiyle renk katan Ali Rıza Septioğlu veya Bruki aşiretinin saygın ve vizyoner lideri Kinyas Kartal gibi isimler, sadece birer yerel figür değil; Türkiye’de merkez sağ siyasetin, sivil katılımın ve demokrasinin kök salıp kurumsallaşmasında tarihî roller üstlenmiş, devleti toplumla barıştıran kilit aktörlerdi.
–DEVAM EDECEK–